Tebessümlerin Sadakası
Ben bütün öçlerimi verdim, dünyaya sırlar, hevesler… Yürüdüm üstüne sıfatların, önadların, alt ettim sandım, alttan alıp üste koyduklarım devrilince, devrimlerden de fayda gelmeyeceğini anladım. Uçurumlara çelmeler taktım, kanatlarıma güvendikçe yenik düştüm yerçekiminin cazibesine. Doğruldukça gökler çöreklendi üstüme, ezdim geçtim, ömre nazar edecek değildim, nazarıma değmezdi, ben de verdiğim sözleri yarım bırakıp uzaklaştım, parmak izlerim olay mahallinde.
Mezarımın başında yas tutanlara aldanıp can verecek değildim, göverdim sabırla, sükutla, onların toprak attığı yerden filizlere uzandım yeşillerle, morlarla, salkımlarla. İşledim iliklere, oradan uzandım ölü ruhlara. Şimdi ölü toprağı atıyorum suratlarına, yaşadıklarını sanıyorlar, halbuki bir labirentin kör kuyusunda…
Veresiye defterim yok, kimseden alacaklı da değilim. Kursağındaki kötü sözleri yutup sindirmiş bir hatip gibi, müstehzi bir tebessüm ile içten mavallar okuyorum onlara, olanlara; o kadar da olsun diyorum eğilip kiramen katibin kulağına. Oluyor da, ne istesem oluyor hayatta, beni de böyle sınıyor Allah.
Geri çektim şikayet dilekçemi. Yumruğumu sıkacak kadar da hırslanmadım hiçbir şey karşısında. Bahçeye bağlayıp önüne bir tas yemek koyduğum hayvanlar havlıyor, hırlıyor, diş biliyor bana, ipin ucunu kaçırınca oyunbozanlık yok ama. Nefsim kuyruğunu sıkıştırıp uzaklaşıyor sofradan, cami duvarlarına işiyormuş, sonradan öğreniyorum. Isırıklara kum saatindeki kumlardan sürüyorum, geçiyor her şey, zamanı rüzgarların sırtına vurdukça, kaşla göz arasında…
Trenler uzayıp gidiyor, ovalarda yarıklar kan olmuş akıyor, cami avlularında yemlediğim güvercinler pişmiş tuğlalar yağdırıyor kafama, bir dehşetin gölgesi düşüyor üstüme, göz göze geliyorum birileriyle, ama söz söze gelecek göz var mı bende. Verdiğim sözleri yerine koyuyorum sessizce, bu bir ömür yeter size. Ulakların dilini dağlıyorum, muştuları kara haberlerin arasına sıkıştırıyorum sessizce, iyi şeyleri görecek feraseti veriyorum birilerine, diğerleri yaslarına yaslanıp yan gelip yatıyorlar toplu mezarlarda. Fatihalar okunuyor hep bir ağızdan, amin diyorum, avazım kulakları dağlıyor.
Annem fideler dikiyor, çiçeklerle konuşuyor, saçlarını okşuyor, babamın dilinde ne anlama geldiğini bilmediği dualar, fısıltılar halinde. Bir ömrün son dönemecinde, elleri titriyor, perdeyi hafif bir bahar esintisi dalgalandırıyor. Ben çıkıp havalar alıyorum, taze, kokusu üzerinde.
Dünyaya geldimse, nasibime de talibim elbette. Süzülüyorum göğün göğsüne, bak burası diyorum dünyanın kamburu, bak burası gözü… Dünyaya göz kulak oluyorum. O dönüyor ben de onunla o başa dönüyorum, güneş ayıkıyor, ondan önce uyanmışım, su fokurduyor, demimi almışım, her demine varmışım hayatın.
Herkes noksana can atıyor, canları başkasının ellerinde, canları sıkkın haliyle. Gülücükler dağıtıyorum ben sadaka niyetine…
Allah kabul etsin, sen etme!
Ali Akçakaya
