Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input field Click to open the search input field Ara
  • Menu Menu

Amin

22 Eylül 2026/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Odaya gizlice aldığım dalga sesleri, bana çürük balık kokusu getirmiş hediye. Kese kâğıtlarına karanlıklar koyup satan tüccarlar, bana sabahı sarmış, bir şey kalmamış ellerinde.

Sükunetin sırası değilmiş, o yüzden bu yaygara. Yaygara var sokaklarda, kavgası verilen bayağı ve tekdüze olsa da. Geç kızlar kasıklarını çerçeveletip asmış duvara, bakıp bakıp dalıyorlar uzağa. O hain adamlardan öçler alınmış, ohlar çekilmiş, sıra ahlarda…

Ben büyümüşüm, büyümüş de küçülmüşüm. Adımı yazmayı öğrenince imzaya sıra gelmiş, imzalar atılmış boş kâğıtlara ta kalu belada, kimseye sormamışım, kimse de söylememiş, o da geliyormuş bir anlama. Ben metin üzerinde soruları hazırlayıp yazarın burada ne anlatmak istemediği konusunu aydınlığa kavuşturmak gibi boş bir hevaya kapılıp gidiyormuşum. Yine bir yerelere gidiyormuşum, her hikayede olduğu gibi bunun da sonunda.

Mutlak doğruları köşeye sıkıştırıp hakikat olmadıklarını öğretiyorum onlara. Onlar ısrarla beni doğruluğa davet ediyor, her davete icap ettiğim için, oraya da bir uğrayıp yola kaldığım yerden, payıma düşen yerleşim yerlerine uğraya uğraya… Ardımda bıraktığım enkazlara ağıtlar yaka yaka, dünleri kundakladığım suç ortaklarını ele vermeden aşka!

Bir gönül yanılsamasının suyuna gidip sudaki yarıklara ıslak boyalar çalıyorum, vapurların korkuluklarına yaslanmış kadınların hayatları geçiyor gözlerimin önünden, Üsküdar’da akşam olmuş, ayaklarımızdaki son derman duraklara… Anlam verdiğimiz mi, yüklediğimiz mi bilemediğim anlara ihaneti borç bilen karayazılara boyun eğeyecek değiliz evelallah. Sen yine de büyük konuşma!

Devrin devranına iki beden büyük gelmişiz. Satın aldıklarına saygı gösterenler maddenin gözünde üç paralık haysiyetleriyle el pençe divan. Şükürleri vitrinlerde, huzurları mezatlarda üç kuruşa, onun bunun iki dudağı arasında. Telaşları bitmek bilmiyor, ödevleri hep yarım, derslerini almışlar ama sınav sonuçları hep facia.

Mükemmeli ararken hayatta, mutu, muştuyu; sıradan ve vasatta sebat etmemin hikmetini kaçırmışız. Gözlerimizin önünden kayıp giden resmin gerçek olduğu yanılsamasına kana kana. Sonra güya o hakikatin peşinde, perişan halde. Halbuki o da yalan, en büyük yalanı kim söylüyorsa onun peşi sıra, iyi niyet taşları döşüyoruz sıratlara, suratlarımız beş karış olsa da.

Zavallıların Tanrısı kaybetmeden kazanamayacağımızı mıhladı o gün zihnimize. O yüzden sen cehenneme git ki, cennette yer açılsın bize!

Ali Akçakaya

Tebessümlerin Sadakası

14 Temmuz 2026/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Ben bütün öçlerimi verdim, dünyaya sırlar, hevesler… Yürüdüm üstüne sıfatların, önadların, alt ettim sandım, alttan alıp üste koyduklarım devrilince, devrimlerden de fayda gelmeyeceğini anladım. Uçurumlara çelmeler taktım, kanatlarıma güvendikçe yenik düştüm yerçekiminin cazibesine. Doğruldukça gökler çöreklendi üstüme, ezdim geçtim, ömre nazar edecek değildim, nazarıma değmezdi, ben de verdiğim sözleri yarım bırakıp uzaklaştım, parmak izlerim olay mahallinde.

Mezarımın başında yas tutanlara aldanıp can verecek değildim, göverdim sabırla, sükutla, onların toprak attığı yerden filizlere uzandım yeşillerle, morlarla, salkımlarla. İşledim iliklere, oradan uzandım ölü ruhlara. Şimdi ölü toprağı atıyorum suratlarına, yaşadıklarını sanıyorlar, halbuki bir labirentin kör kuyusunda…

Veresiye defterim yok, kimseden alacaklı da değilim. Kursağındaki kötü sözleri yutup sindirmiş bir hatip gibi, müstehzi bir tebessüm ile içten mavallar okuyorum onlara, olanlara; o kadar da olsun diyorum eğilip kiramen katibin kulağına. Oluyor da, ne istesem oluyor hayatta, beni de böyle sınıyor Allah.

Geri çektim şikayet dilekçemi. Yumruğumu sıkacak kadar da hırslanmadım hiçbir şey karşısında. Bahçeye bağlayıp önüne bir tas yemek koyduğum hayvanlar havlıyor, hırlıyor, diş biliyor bana, ipin ucunu kaçırınca oyunbozanlık yok ama. Nefsim kuyruğunu sıkıştırıp uzaklaşıyor sofradan, cami duvarlarına işiyormuş, sonradan öğreniyorum. Isırıklara kum saatindeki kumlardan sürüyorum, geçiyor her şey, zamanı rüzgarların sırtına vurdukça, kaşla göz arasında…

Trenler uzayıp gidiyor, ovalarda yarıklar kan olmuş akıyor, cami avlularında yemlediğim güvercinler pişmiş tuğlalar yağdırıyor kafama, bir dehşetin gölgesi düşüyor üstüme, göz göze geliyorum birileriyle, ama söz söze gelecek göz var mı bende. Verdiğim sözleri yerine koyuyorum sessizce, bu bir ömür yeter size. Ulakların dilini dağlıyorum, muştuları kara haberlerin arasına sıkıştırıyorum sessizce, iyi şeyleri görecek feraseti veriyorum birilerine, diğerleri yaslarına yaslanıp yan gelip yatıyorlar toplu mezarlarda. Fatihalar okunuyor hep bir ağızdan, amin diyorum, avazım kulakları dağlıyor.

Annem fideler dikiyor, çiçeklerle konuşuyor, saçlarını okşuyor, babamın dilinde ne anlama geldiğini bilmediği dualar, fısıltılar halinde. Bir ömrün son dönemecinde, elleri titriyor, perdeyi hafif bir bahar esintisi dalgalandırıyor. Ben çıkıp havalar alıyorum, taze, kokusu üzerinde.

Dünyaya geldimse, nasibime de talibim elbette. Süzülüyorum göğün göğsüne, bak burası diyorum dünyanın kamburu, bak burası gözü… Dünyaya göz kulak oluyorum. O dönüyor ben de onunla o başa dönüyorum, güneş ayıkıyor, ondan önce uyanmışım, su fokurduyor, demimi almışım, her demine varmışım hayatın.

Herkes noksana can atıyor, canları başkasının ellerinde, canları sıkkın haliyle. Gülücükler dağıtıyorum ben sadaka niyetine…

Allah kabul etsin, sen etme!

Ali Akçakaya

Tanrıdan Söz Almak

08 Mayıs 2026/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

  

Hangi teraziye koysan ağır gelir. Doğruyu eğip büksen de gerçek her aynaya baktığında hep aynı  nakaratı mırıldanır sana.

Şimdi vapurlar kalkar yine, otobüs durakları az ilerde, yokuşları dönünce gölgemin kalıntıları üzerinde bir ceset ruhuna dokunur, bir tebessüm susar sana.

Ben kaç kıta gördüm, bilmem kaç ülke, cebimde yüzlerce maske, hangisini taksam hep o alaycı ifade. İnancım azaldıkça korkuya yer yok dedim kalbimde, beni alt edecek düşmana silahını verdim ve dikildim karşısına, şakağıma boyalar sürdüm, hadi ver kurşunu namluya, sen de korkma!

Şuradan koşsam okullara çıkarım, şuradan koşsam uzakdoğuya, bugün ne yesek acaba! Bu buraya çok yakıştı, bak bu lamba tam buraya, vantilatör dönüyor soluk soluğa… Camı aç deniz içeri girsin, sırtım sana dönükmüş o fotoğrafta, hadi elindeki bıçağı sırtıma sapla.

Ben hiç değişmedim ki, kendimi hiç kaybetmedim ki bu kavgada, aklım hep başımda, yoluma ne çıkarsa çıksın ne ala, bir yolu varsa onu da bulurum evelallah. Gemiyi limana getiririm, sonra ateşe veririm, dur hiç bir yere gitme kal orada.

Dünyayı parmağımın ucunda döndürür, güneşi istediğim yerde söndürürüm sonra. Elimi cebime atar da tomarla mutluluğu savururum arşa. Göklere bayraklar dikerim, dünyayı arşınlarım, hayatın bana gelişi zaten hepi topu üç kuruşa!

Nereye gitsem kendime varırım. Otobüslerden iner  işaret parmağımı tanrıya uzatırım. Zamanı geçer dünün, fiyatı değil kıymeti kalır. Onun değeri de günü gelir anlaşılır.

Ne kadar geç ama?

Ali Akçakaya

Göğün Böğrüne Böğrüne

29 Ocak 2026/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Nazarıma değmez dedim de, öyle yok saydım. Cemaatin ardından selalar okunurdu, hoparlörlere nişanlar alırdım, nişanlar atardım. Şehre leş kargaları, akbabalar üşüşürdü, mezarlara nutuklar atar kaçardım ben.

Bir infilak sürüsü koşuştururdu beynime, olan biteni dışta sananlardan olmak varmış serde. Yazgıma allıklar sürer, makyajlar yapıp mezatlara götürür pazarlardım. Birileri burun kıvırır diye ödüm kopardı, terziler çuvaldızını bana batırırsın diye dualar ederdim. Canımın yankısını bastırmak için başkalarının feryadına figanlar tutardım, duvarlar yankıları emerdi, kanına dokunurdum, yazgına bulaşırdım, kırmızıya çalar da alt ederdim seni.

Tutar kendime ödevler çıkarır, yerine getiremeyince başkalarına kızardım. Yola koyulur, küsecek birilerine bakınır, doğru bir yol görünce sıkılır patikalara vururdum kendimi. Patikalara akşam inerdi, ayak seslerim karanlığa batar birilerinin canına tak ederdim. Hayata tutunanlara inat, peşim sıra sürüklerdim onu, emirler yağdırırdım, emirler yağardı gökten. Kudretime iman etmeyecek halde, ellerimi açar, uzaklarda birilerinin aczine aminler ederdim, ettiğimi başkaları bulurdu.

Betonlar dökerdim ciğerime, yüreğime. Birilerinin yüreğine iner, ödlerine kopardım. Dünyayı bir bütüne hapseder de kulaçlarımı maviye boyardım. Boyum kadar çocuklar okula giderdi, okullar biter de, ödevleri hiçbir zaman vaktinde bitiremezdim. Susardım ve suskunluğum betonların yüreğine su serperdi, sessizlik gelinlikler giyer karanlıkların koynuna girerdi, bir öksürük sesi bozardı kızgınlığımı.

Kanatlarım ağırlaştıkça ufka ramaklarım kalırdı, ha vardım ha varacağım derken, bir sancı tutardı pusuları. Bu manasız devinime devrimler para etmezdi, bilirdim de kimsenin umutlarına karalar çalacak değildim. Herkes beklediği kadar kaybetmişti, sabredenlere sabrettiklerinin ötesi haramlar, günahlar… Cennetleri parsellemiş günaha batmış insanlar.

Haritadan çiçeği burnunda ülkeler eklerdim koleksiyonuma, mektuplara topraklar yazardım, çelik zarflara katlar koyardım anları. Zarfları posta kutularına atar kaçardım, tüm adreslere eş zamanlı… Birilerini kıskıvrak yakalar, çırpınışlarına boş boş bakardım, ne demek istediğimi herkes acısınca anlardı.

Putlarımı dikerdim meydanlara, şehrin gözüne sokardım cesetlerimi cesaretle. Birileri hınçlarını kuşanır da meydanlara koşardı. İçlerini kemiren şeytanları asarlardı boynuma, sonra aynaları ardıma… Gülerdim, kimden nefret ettiklerini öğretirdim onlara, sınavlarda sorardım, akılları hala bir arşın havada.

Çıkar temiz havalar alırdım kendime, dünyayı küçültür gözümde, yükseklerden aşağıya bakışlar atar atar, kaçardım göğün böğrüne böğrüne…

 

Ali Akçakaya 

Hayat Makinesi

14 Ağustos 2025/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Tanıdık metanetlerin gölgesinde çürüdü cesaretler, boşuna mavallar okundu kulluğuma, yani adımı mıhlamakla dimağıma. Dahası da var, var ama… Sen yine de mecalimi hayra yorma. Maskara etmem sözlerimi, ağırlığı edilmemişliğinden, ikrardan değil anla.

Bak yüzüme, kurtul mimiklerimin esaretinden, kurtul coğrafyanın ve tarihin… Defterini dür yedi yabancıların, yeni kaoslar için yarat kendini, bocala ömrü yaşadım saya saya. Canımı almadım yanıma giderken, sana kokuşmuş cesetlerle mutluluklar dileyip, dilimin altında çürümüş baklaların ağır kokusuyla… Ölümü kudurtuyorum bak ve ecelin ısırıklarına gülüyorum, etime acılar sürüp hasat bekleyenlerin suratına. Bir yüzsüzsün hem de, arsızca.

Yazgıymış öyle mi, yazanların kalem tutuşuna küfürler etmişim ben. Onun boyunduruğuna celmeler takıp hınzır tebessümlere haram lokmalar uzatmışım. Maskaralıklara gerek yok, o halde kapa çeneni, tek bir laf daha… Bu tahammülsüz hevesler, kendine karşı gelmeler, özgürlük mü! Bu mu! Komik olma.

Bu caddelerin tozuna bakma sen, nefesimin nemi suratına vurmasın, nefsimin terini göreceksin kabuslarınla baş başa kaldığında, nasıl mı? acırcasına. Gözlerini kaçırdığın tımarhanelerde duvarlar gelecek üzerine, aklını kaçıran soğuk ve ruhsuz betonlar… Yankılar üzerine çullanıp hakkından gelirken bir iç ses suratına suratına…

Bütün bunları bir kenara… Başını yaslandığın omuzlardan sarkan apoletlerin sarısına sarıl, uykulara dal, sonuna geldiğin cennetlerin ateşe bakan yamacında ve bardağında o kokuşmuş kan ve terle, hadsiz bir isyanın can havlinde. Ufka batan düz çizginin yanı başında, kahramanın göğe yükseliyor ve buluttan duvaklar savruluyor arşa. Alçaklarda fırtınalar kopuyor, hayatlar savruluyor sağa sola.

Kapkaranlık gölgeler büyümüş de serpiliyor. Çarmıhlara dar geliyor cüsseler. Meydanlar korkakların yüzüne okunurken, cesurlara korkakları savunmak düşüyor.  Parmak uçlarında yorgun bir akışla pıhtılaşıyor kan, maviye çalıyor. Diline damlıyor hislerin berraklığı, dağlıyor damağını, bir zaman makinesinin bozuk tıngırtısı bölüyor uykuları, o günlere gidip bugünlerin hesabını sorayım derken mekik dokuyorsun tarihe gerdiğin gergefin gergin iplerinde. Aklını başkasının başına devşirerek olduğun yerde, bir  adım önde, bir adım geride.

Dilinin ucuna gelenlerin yarına öteledikleri hayallerine karşılık, terazinin ötesinde ne varsa artık. Neye ve kime karşı çıkılıyorsa bu yokluğa, bu yok oluşa, hayat ismini koymuşlar buna. Sayfaların yüzü suyu hürmetine, cümlelerin dayanmışken kapısına, arala kapıyı korkma!

Bir daha gelmeyeceksin düne, yarına yaranamayacaksın, bu boş telaş, bu tedirgin bekleyiş, hayat meselesi değil kandırıyorlar seni. Yaşadığını sandığın başka bir şey, hayat dedikleri ise bambaşka…

Ali Akçakaya

Seite 1 von 36123›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir Yeler Ali Akçakaya anlam Asaf Halet Çelebi Atilla İlhan Behçet Aysan Cahit Zarifoğlu Caner Taslaman Can Yücel Celal Sılay Cemal Süreya E. A. Rauter Edip Cansever Enis Batur Erci Hoffer Erdem Beyazıt Ergin Günçe Farid Farjad Gazetecilik J.L.Servan Schreiber John Tomlinson Kaos Teorisi Levni Mehmet Akif Mevlana Murat Menteş Nazım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Neyzen Teyfik Oktay Rifat Olcay Yazıcı Onat Kutlar Pablo Neruda Rainer Maria Rilke Rudyard Kipling Savina Yannatou Tamer Sağır Timbaland Ziyad Marar İlhan Berk İsmail Tokalat İsmail Uyaroğlu İsmet Özel Şeyh Galip Şükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top