Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input field Click to open the search input field Ara
  • Menu Menu

Tanrıdan Söz Almak

08 Mayıs 2026/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

  

Hangi teraziye koysan ağır gelir. Doğruyu eğip büksen de gerçek her aynaya baktığında hep aynı  nakaratı mırıldanır sana.

Şimdi vapurlar kalkar yine, otobüs durakları az ilerde, yokuşları dönünce gölgemin kalıntıları üzerinde bir ceset ruhuna dokunur, bir tebessüm susar sana.

Ben kaç kıta gördüm, bilmem kaç ülke, cebimde yüzlerce maske, hangisini taksam hep o alaycı ifade. İnancım azaldıkça korkuya yer yok dedim kalbimde, beni alt edecek düşmana silahını verdim ve dikildim karşısına, şakağıma boyalar sürdüm, hadi ver kurşunu namluya, sen de korkma!

Şuradan koşsam okullara çıkarım, şuradan koşsam uzakdoğuya, bugün ne yesek acaba! Bu buraya çok yakıştı, bak bu lamba tam buraya, vantilatör dönüyor soluk soluğa… Camı aç deniz içeri girsin, sırtım sana dönükmüş o fotoğrafta, hadi elindeki bıçağı sırtıma sapla.

Ben hiç değişmedim ki, kendimi hiç kaybetmedim ki bu kavgada, aklım hep başımda, yoluma ne çıkarsa çıksın ne ala, bir yolu varsa onu da bulurum evelallah. Gemiyi limana getiririm, sonra ateşe veririm, dur hiç bir yere gitme kal orada.

Dünyayı parmağımın ucunda döndürür, güneşi istediğim yerde söndürürüm sonra. Elimi cebime atar da tomarla mutluluğu savururum arşa. Göklere bayraklar dikerim, dünyayı arşınlarım, hayatın bana gelişi zaten hepi topu üç kuruşa!

Nereye gitsem kendime varırım. Otobüslerden iner  işaret parmağımı tanrıya uzatırım. Zamanı geçer dünün, fiyatı değil kıymeti kalır. Onun değeri de günü gelir anlaşılır.

Ne kadar geç ama?

Ali Akçakaya

Göğün Böğrüne Böğrüne

29 Ocak 2026/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Nazarıma değmez dedim de, öyle yok saydım. Cemaatin ardından selalar okunurdu, hoparlörlere nişanlar alırdım, nişanlar atardım. Şehre leş kargaları, akbabalar üşüşürdü, mezarlara nutuklar atar kaçardım ben.

Bir infilak sürüsü koşuştururdu beynime, olan biteni dışta sananlardan olmak varmış serde. Yazgıma allıklar sürer, makyajlar yapıp mezatlara götürür pazarlardım. Birileri burun kıvırır diye ödüm kopardı, terziler çuvaldızını bana batırırsın diye dualar ederdim. Canımın yankısını bastırmak için başkalarının feryadına figanlar tutardım, duvarlar yankıları emerdi, kanına dokunurdum, yazgına bulaşırdım, kırmızıya çalar da alt ederdim seni.

Tutar kendime ödevler çıkarır, yerine getiremeyince başkalarına kızardım. Yola koyulur, küsecek birilerine bakınır, doğru bir yol görünce sıkılır patikalara vururdum kendimi. Patikalara akşam inerdi, ayak seslerim karanlığa batar birilerinin canına tak ederdim. Hayata tutunanlara inat, peşim sıra sürüklerdim onu, emirler yağdırırdım, emirler yağardı gökten. Kudretime iman etmeyecek halde, ellerimi açar, uzaklarda birilerinin aczine aminler ederdim, ettiğimi başkaları bulurdu.

Betonlar dökerdim ciğerime, yüreğime. Birilerinin yüreğine iner, ödlerine kopardım. Dünyayı bir bütüne hapseder de kulaçlarımı maviye boyardım. Boyum kadar çocuklar okula giderdi, okullar biter de, ödevleri hiçbir zaman vaktinde bitiremezdim. Susardım ve suskunluğum betonların yüreğine su serperdi, sessizlik gelinlikler giyer karanlıkların koynuna girerdi, bir öksürük sesi bozardı kızgınlığımı.

Kanatlarım ağırlaştıkça ufka ramaklarım kalırdı, ha vardım ha varacağım derken, bir sancı tutardı pusuları. Bu manasız devinime devrimler para etmezdi, bilirdim de kimsenin umutlarına karalar çalacak değildim. Herkes beklediği kadar kaybetmişti, sabredenlere sabrettiklerinin ötesi haramlar, günahlar… Cennetleri parsellemiş günaha batmış insanlar.

Haritadan çiçeği burnunda ülkeler eklerdim koleksiyonuma, mektuplara topraklar yazardım, çelik zarflara katlar koyardım anları. Zarfları posta kutularına atar kaçardım, tüm adreslere eş zamanlı… Birilerini kıskıvrak yakalar, çırpınışlarına boş boş bakardım, ne demek istediğimi herkes acısınca anlardı.

Putlarımı dikerdim meydanlara, şehrin gözüne sokardım cesetlerimi cesaretle. Birileri hınçlarını kuşanır da meydanlara koşardı. İçlerini kemiren şeytanları asarlardı boynuma, sonra aynaları ardıma… Gülerdim, kimden nefret ettiklerini öğretirdim onlara, sınavlarda sorardım, akılları hala bir arşın havada.

Çıkar temiz havalar alırdım kendime, dünyayı küçültür gözümde, yükseklerden aşağıya bakışlar atar atar, kaçardım göğün böğrüne böğrüne…

 

Ali Akçakaya 

Hayat Makinesi

14 Ağustos 2025/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Tanıdık metanetlerin gölgesinde çürüdü cesaretler, boşuna mavallar okundu kulluğuma, yani adımı mıhlamakla dimağıma. Dahası da var, var ama… Sen yine de mecalimi hayra yorma. Maskara etmem sözlerimi, ağırlığı edilmemişliğinden, ikrardan değil anla.

Bak yüzüme, kurtul mimiklerimin esaretinden, kurtul coğrafyanın ve tarihin… Defterini dür yedi yabancıların, yeni kaoslar için yarat kendini, bocala ömrü yaşadım saya saya. Canımı almadım yanıma giderken, sana kokuşmuş cesetlerle mutluluklar dileyip, dilimin altında çürümüş baklaların ağır kokusuyla… Ölümü kudurtuyorum bak ve ecelin ısırıklarına gülüyorum, etime acılar sürüp hasat bekleyenlerin suratına. Bir yüzsüzsün hem de, arsızca.

Yazgıymış öyle mi, yazanların kalem tutuşuna küfürler etmişim ben. Onun boyunduruğuna celmeler takıp hınzır tebessümlere haram lokmalar uzatmışım. Maskaralıklara gerek yok, o halde kapa çeneni, tek bir laf daha… Bu tahammülsüz hevesler, kendine karşı gelmeler, özgürlük mü! Bu mu! Komik olma.

Bu caddelerin tozuna bakma sen, nefesimin nemi suratına vurmasın, nefsimin terini göreceksin kabuslarınla baş başa kaldığında, nasıl mı? acırcasına. Gözlerini kaçırdığın tımarhanelerde duvarlar gelecek üzerine, aklını kaçıran soğuk ve ruhsuz betonlar… Yankılar üzerine çullanıp hakkından gelirken bir iç ses suratına suratına…

Bütün bunları bir kenara… Başını yaslandığın omuzlardan sarkan apoletlerin sarısına sarıl, uykulara dal, sonuna geldiğin cennetlerin ateşe bakan yamacında ve bardağında o kokuşmuş kan ve terle, hadsiz bir isyanın can havlinde. Ufka batan düz çizginin yanı başında, kahramanın göğe yükseliyor ve buluttan duvaklar savruluyor arşa. Alçaklarda fırtınalar kopuyor, hayatlar savruluyor sağa sola.

Kapkaranlık gölgeler büyümüş de serpiliyor. Çarmıhlara dar geliyor cüsseler. Meydanlar korkakların yüzüne okunurken, cesurlara korkakları savunmak düşüyor.  Parmak uçlarında yorgun bir akışla pıhtılaşıyor kan, maviye çalıyor. Diline damlıyor hislerin berraklığı, dağlıyor damağını, bir zaman makinesinin bozuk tıngırtısı bölüyor uykuları, o günlere gidip bugünlerin hesabını sorayım derken mekik dokuyorsun tarihe gerdiğin gergefin gergin iplerinde. Aklını başkasının başına devşirerek olduğun yerde, bir  adım önde, bir adım geride.

Dilinin ucuna gelenlerin yarına öteledikleri hayallerine karşılık, terazinin ötesinde ne varsa artık. Neye ve kime karşı çıkılıyorsa bu yokluğa, bu yok oluşa, hayat ismini koymuşlar buna. Sayfaların yüzü suyu hürmetine, cümlelerin dayanmışken kapısına, arala kapıyı korkma!

Bir daha gelmeyeceksin düne, yarına yaranamayacaksın, bu boş telaş, bu tedirgin bekleyiş, hayat meselesi değil kandırıyorlar seni. Yaşadığını sandığın başka bir şey, hayat dedikleri ise bambaşka…

Ali Akçakaya

Başı Göğe Ermiş Şövalye

15 Nisan 2025/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Atlasın mavisine façalar attım, görüntüye kırmızılar abandı. Doğrulunca cesaretle düellolarda zırhsız, kalkansız, başım göğe erdi, gök yarıldı da evrenin yedi kat arşına battı cüssem. Korkaklar için yaşasın cehennem!

Ben iliklerine kadar yüklü namlularımı bilerken, düşmanlarımı güderek cephelere iterdim, şakaklarına barutla adımı mıhlar, en küçük sözümle onları hizalara getirip antlar içirip, tövbeler alıp rablarına götürürdüm. Onları sessizce savuşturur, savunurdum karanlıkları örterek üstlerine, ötesine geçerdim örfün, adetin. Onların göz kapakları kapaklanırdı yere, başlarını uzatarak İbrahimlere. Sen diline ateşler sürdüğüm yazgı, çalın yere, yerle yeksan ol ve yıkıl karşımdan, git az ötede havlayan köpeklere.

Etimi oyalarken oyunlarla, dilimde çürümüş cesetlerin tiksinti veren tadı, hepsi ahir zaman kalıntısı. Bana bir yer söyle ve git oradan ağla beni, hikayemi sana taşıyacak ulakların kulağına kar suyu kaçtı, duyduklarına iman edip zeval oldular yola, yolda onlara sorulan suallere hep adımı verdiler ve geçtiler en zor sınavları. Ama yollarına öyle küçük dereler çıkarıp boğdum ki, öldürüp öldürüp diriltip huzuruma getirince sözlerini çoktan unutmuşlardı. O yüzden ahalinin huzurunda ettikleri yemini tükürüp ibreti alem oldular, bir hiç uğruna hiç…

Beyaz mermerlerin gözünü oyup oluklarına ahlar vahlar dolduran çaput, kökleri çürümüş ağaçlara astım seni ve ağaçların gövdesine baltalar nişanladım, vur emri verdim hayvanlarıma, vur emri verdim efendisine ihanet etmiş kullara, hepsi bir oldu, ikilik de kalmadı bak ortada. Artık elinden geleni koyma ardına, unutma boş cephaneliğinde yankıyan adı, etrafın da sarılı değil artık pamuklarla, düş düşebildiğin kadar ve canını yak, imdatlar dile, elini uzat istediğine, boşlukta hep o mayhoş tat. O çok bilmiş bilirkişi, tanrı katından fakir fukaraya gülücükler dağıtıyor şimdi.

Korktukça, korktuklarından emin olacaklarını sandılar, şimdi titreyerek korkularıyla yüzleşiyor zavallılar. Cehennemden korkanları cehenneme atar tanrı, cennetti ayakları altına alanları cenneti ile sınar. Hayatı üç kere öpüp başına koyanlara nefes almak haramdır artık, nereye dönseler hep o endişeleri, hep o korkuları. Utanmadan naralar atıyorlar baksana, hâlbuki binlerce yıldır lâldır tanrı, köşede durmuş izler olanları, ne hayreti vardır ne de gayreti. Sükuta erince belki o mertebeye ermiştir de kulluktan azad olmuştur, ona fisıldanmıştır olmuşun hikmeti, olacağın üç kuruşluk manası.

Şimdi o atlasa bak ve hüküm ver. Ol de ve izle olanı. Gereğini düşün ve ipini çöz ateşten yarattığını… Yol isteyene yol göster, koy gidenin cebine biletini ve servetlerini. Onların dudaklarına bal ve acı biberler sür ve azad et sonra.

Ama bir şartla; söyle, nefes alsın sudan çıkmış balıklara.

Ali Akçakaya

Sınıfın En Uslu Akşamı 

25 Şubat 2025/in Düşünce Yazıları, Seçme Denemeler/tarafından

Ellerime parçaladığım kafeslerin telleri bulaştı, acıdım sana. Kaç roman kahramanı katlettim, hepsi ağır bende, hepsi can verdi kanlı ellerimde.

Ölmesine göz yummadiğım çiceklerin suyunda boğuldum, renklerine kanıp dikenlerine kanadım ama bir türlü köklerinden söküp atamadım, boğazıma yapışan zehirli sarmaşığa en güzel bağlarımı açmıştım oysa. O tüm reklerimi ablukaya alsa da, tatmin olmayan bir hırsla yağmaladı bağımı, bahçemi, ona hevesimi. Yaşamayı, var olmayı deva sandığımdan, doğum günlerimden çok yaşadım, ama aklımın bir karışında boyumun ölçüsünü haddimden fazlasıyla aldım.

Gittiğimden fazla döndüğüm yollarda iflah olmaz gölgelerin lekelerine raslamıştım hatırla, bir umudun tavafında, olduğumdan az aldığından fazla. Döndükçe geriye dünü gördüm, kabusun dibini sıyırdım, hâlbuki yarına açtım, şükürler olsun ki artık tüm kapıları açtım. Delilerin düğününde mendil salladım, halaylara baş olup yoldan çıkardım yazgıyı, kaderi, alındaki kederi.

Kendi ellerimle ördüğüm duvarların içine dert oldum, içinden çıkmaya çalıştıkça daha da çok kayboldum, şimdi seslere tanık, kanıtlara sanık arıyorum. Mübaşirlere müebbetler sarıyorum, zincirlerimin kırıklarına bakıp alay ediyorlar benimle, alayınıza postalar koyuyorum, yenilgilerime hükmüm geçmediğinden, hükmen diyorum tüm mağlubiyetlerime.

Ağlama duvarına gülen çocuklar çiziyorum bir kara cuma ertesinde, hepsi ölümle aşık atıyor, çocukluk hayaliyle. Bize yakışanı yapıyorum, onlar için gülücükler dağıtıyorum kent sakinlerine. Ağzımızın tadı kaçmasın diye katillerin dağıttığı şekerleri yalıyorum kafeteryalarda. Dilimde buruk ve paslı bir tat…

Varlık sancısından payım kadarını alıp ben de geçmiş oluyorum senden, zorla vazgeçiriliyorum besbelli, ki yaşadıklarım aklı evvelimden sarkan kirli bir bohçaya gizli. Ötesine sakladıklarım kokmuş sararmış, rutubeti nemli gözlerimde adam olmaz bir kargaşaya ait son hatıra. İşte o zamanlarda izine rastlamadığım mevzilere çiçekler, renkler bırakıp karalarını boynuma bağlamışım ama kahrına kanmamışım yine de ecelallah.

Sen beni sınayacak sınavlara bel bağlayadur, sesim soluğum artık sana yasak elma, cennetimden kovduğum Havva. Ademim ben, tüm günahlarını yükle sırtıma, kaldığım sınıfları ateşe verdim çoktan, amel defterimde izmarit kokusu ama yok kaybetmenin korkusu.

Ali Akçakaya 

Seite 1 von 35123›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir Yeler Ali Akçakaya anlam Asaf Halet Çelebi Atilla İlhan Behçet Aysan Cahit Zarifoğlu Caner Taslaman Can Yücel Celal Sılay Cemal Süreya E. A. Rauter Edip Cansever Enis Batur Erci Hoffer Erdem Beyazıt Ergin Günçe Farid Farjad Gazetecilik J.L.Servan Schreiber John Tomlinson Kaos Teorisi Levni Mehmet Akif Mevlana Murat Menteş Nazım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Neyzen Teyfik Oktay Rifat Olcay Yazıcı Onat Kutlar Pablo Neruda Rainer Maria Rilke Rudyard Kipling Savina Yannatou Tamer Sağır Timbaland Ziyad Marar İlhan Berk İsmail Tokalat İsmail Uyaroğlu İsmet Özel Şeyh Galip Şükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top