Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input fieldClick to open the search input fieldAra
  • MenuMenu

Archiv für die Kategorie: Düşünce Yazıları

Buradasınız:Anasayfa1/Düşünce Yazıları

düşünce yazıları

Göğün Böğrüne Böğrüne

29 Ocak 2026/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Nazarıma değmez dedim de, öyle yok saydım. Cemaatin ardından selalar okunurdu, hoparlörlere nişanlar alırdım, nişanlar atardım. Şehre leş kargaları, akbabalar üşüşürdü, mezarlara nutuklar atar kaçardım ben.

Bir infilak sürüsü koşuştururdu beynime, olan biteni dışta sananlardan olmak varmış serde. Yazgıma allıklar sürer, makyajlar yapıp mezatlara götürür pazarlardım. Birileri burun kıvırır diye ödüm kopardı, terziler çuvaldızını bana batırırsın diye dualar ederdim. Canımın yankısını bastırmak için başkalarının feryadına figanlar tutardım, duvarlar yankıları emerdi, kanına dokunurdum, yazgına bulaşırdım, kırmızıya çalar da alt ederdim seni.

Tutar kendime ödevler çıkarır, yerine getiremeyince başkalarına kızardım. Yola koyulur, küsecek birilerine bakınır, doğru bir yol görünce sıkılır patikalara vururdum kendimi. Patikalara akşam inerdi, ayak seslerim karanlığa batar birilerinin canına tak ederdim. Hayata tutunanlara inat, peşim sıra sürüklerdim onu, emirler yağdırırdım, emirler yağardı gökten. Kudretime iman etmeyecek halde, ellerimi açar, uzaklarda birilerinin aczine aminler ederdim, ettiğimi başkaları bulurdu.

Betonlar dökerdim ciğerime, yüreğime. Birilerinin yüreğine iner, ödlerine kopardım. Dünyayı bir bütüne hapseder de kulaçlarımı maviye boyardım. Boyum kadar çocuklar okula giderdi, okullar biter de, ödevleri hiçbir zaman vaktinde bitiremezdim. Susardım ve suskunluğum betonların yüreğine su serperdi, sessizlik gelinlikler giyer karanlıkların koynuna girerdi, bir öksürük sesi bozardı kızgınlığımı.

Kanatlarım ağırlaştıkça ufka ramaklarım kalırdı, ha vardım ha varacağım derken, bir sancı tutardı pusuları. Bu manasız devinime devrimler para etmezdi, bilirdim de kimsenin umutlarına karalar çalacak değildim. Herkes beklediği kadar kaybetmişti, sabredenlere sabrettiklerinin ötesi haramlar, günahlar… Cennetleri parsellemiş günaha batmış insanlar.

Haritadan çiçeği burnunda ülkeler eklerdim koleksiyonuma, mektuplara topraklar yazardım, çelik zarflara katlar koyardım anları. Zarfları posta kutularına atar kaçardım, tüm adreslere eş zamanlı… Birilerini kıskıvrak yakalar, çırpınışlarına boş boş bakardım, ne demek istediğimi herkes acısınca anlardı.

Putlarımı dikerdim meydanlara, şehrin gözüne sokardım cesetlerimi cesaretle. Birileri hınçlarını kuşanır da meydanlara koşardı. İçlerini kemiren şeytanları asarlardı boynuma, sonra aynaları ardıma… Gülerdim, kimden nefret ettiklerini öğretirdim onlara, sınavlarda sorardım, akılları hala bir arşın havada.

Çıkar temiz havalar alırdım kendime, dünyayı küçültür gözümde, yükseklerden aşağıya bakışlar atar atar, kaçardım göğün böğrüne böğrüne…

 

Ali Akçakaya 

Başı Göğe Ermiş Şövalye

15 Nisan 2025/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Atlasın mavisine façalar attım, görüntüye kırmızılar abandı. Doğrulunca cesaretle düellolarda zırhsız, kalkansız, başım göğe erdi, gök yarıldı da evrenin yedi kat arşına battı cüssem. Korkaklar için yaşasın cehennem!

Ben iliklerine kadar yüklü namlularımı bilerken, düşmanlarımı güderek cephelere iterdim, şakaklarına barutla adımı mıhlar, en küçük sözümle onları hizalara getirip antlar içirip, tövbeler alıp rablarına götürürdüm. Onları sessizce savuşturur, savunurdum karanlıkları örterek üstlerine, ötesine geçerdim örfün, adetin. Onların göz kapakları kapaklanırdı yere, başlarını uzatarak İbrahimlere. Sen diline ateşler sürdüğüm yazgı, çalın yere, yerle yeksan ol ve yıkıl karşımdan, git az ötede havlayan köpeklere.

Etimi oyalarken oyunlarla, dilimde çürümüş cesetlerin tiksinti veren tadı, hepsi ahir zaman kalıntısı. Bana bir yer söyle ve git oradan ağla beni, hikayemi sana taşıyacak ulakların kulağına kar suyu kaçtı, duyduklarına iman edip zeval oldular yola, yolda onlara sorulan suallere hep adımı verdiler ve geçtiler en zor sınavları. Ama yollarına öyle küçük dereler çıkarıp boğdum ki, öldürüp öldürüp diriltip huzuruma getirince sözlerini çoktan unutmuşlardı. O yüzden ahalinin huzurunda ettikleri yemini tükürüp ibreti alem oldular, bir hiç uğruna hiç…

Beyaz mermerlerin gözünü oyup oluklarına ahlar vahlar dolduran çaput, kökleri çürümüş ağaçlara astım seni ve ağaçların gövdesine baltalar nişanladım, vur emri verdim hayvanlarıma, vur emri verdim efendisine ihanet etmiş kullara, hepsi bir oldu, ikilik de kalmadı bak ortada. Artık elinden geleni koyma ardına, unutma boş cephaneliğinde yankıyan adı, etrafın da sarılı değil artık pamuklarla, düş düşebildiğin kadar ve canını yak, imdatlar dile, elini uzat istediğine, boşlukta hep o mayhoş tat. O çok bilmiş bilirkişi, tanrı katından fakir fukaraya gülücükler dağıtıyor şimdi.

Korktukça, korktuklarından emin olacaklarını sandılar, şimdi titreyerek korkularıyla yüzleşiyor zavallılar. Cehennemden korkanları cehenneme atar tanrı, cennetti ayakları altına alanları cenneti ile sınar. Hayatı üç kere öpüp başına koyanlara nefes almak haramdır artık, nereye dönseler hep o endişeleri, hep o korkuları. Utanmadan naralar atıyorlar baksana, hâlbuki binlerce yıldır lâldır tanrı, köşede durmuş izler olanları, ne hayreti vardır ne de gayreti. Sükuta erince belki o mertebeye ermiştir de kulluktan azad olmuştur, ona fisıldanmıştır olmuşun hikmeti, olacağın üç kuruşluk manası.

Şimdi o atlasa bak ve hüküm ver. Ol de ve izle olanı. Gereğini düşün ve ipini çöz ateşten yarattığını… Yol isteyene yol göster, koy gidenin cebine biletini ve servetlerini. Onların dudaklarına bal ve acı biberler sür ve azad et sonra.

Ama bir şartla; söyle, nefes alsın sudan çıkmış balıklara.

Ali Akçakaya

Sınıfın En Uslu Akşamı 

25 Şubat 2025/in Düşünce Yazıları, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Ellerime parçaladığım kafeslerin telleri bulaştı, acıdım sana. Kaç roman kahramanı katlettim, hepsi ağır bende, hepsi can verdi kanlı ellerimde.

Ölmesine göz yummadiğım çiceklerin suyunda boğuldum, renklerine kanıp dikenlerine kanadım ama bir türlü köklerinden söküp atamadım, boğazıma yapışan zehirli sarmaşığa en güzel bağlarımı açmıştım oysa. O tüm reklerimi ablukaya alsa da, tatmin olmayan bir hırsla yağmaladı bağımı, bahçemi, ona hevesimi. Yaşamayı, var olmayı deva sandığımdan, doğum günlerimden çok yaşadım, ama aklımın bir karışında boyumun ölçüsünü haddimden fazlasıyla aldım.

Gittiğimden fazla döndüğüm yollarda iflah olmaz gölgelerin lekelerine raslamıştım hatırla, bir umudun tavafında, olduğumdan az aldığından fazla. Döndükçe geriye dünü gördüm, kabusun dibini sıyırdım, hâlbuki yarına açtım, şükürler olsun ki artık tüm kapıları açtım. Delilerin düğününde mendil salladım, halaylara baş olup yoldan çıkardım yazgıyı, kaderi, alındaki kederi.

Kendi ellerimle ördüğüm duvarların içine dert oldum, içinden çıkmaya çalıştıkça daha da çok kayboldum, şimdi seslere tanık, kanıtlara sanık arıyorum. Mübaşirlere müebbetler sarıyorum, zincirlerimin kırıklarına bakıp alay ediyorlar benimle, alayınıza postalar koyuyorum, yenilgilerime hükmüm geçmediğinden, hükmen diyorum tüm mağlubiyetlerime.

Ağlama duvarına gülen çocuklar çiziyorum bir kara cuma ertesinde, hepsi ölümle aşık atıyor, çocukluk hayaliyle. Bize yakışanı yapıyorum, onlar için gülücükler dağıtıyorum kent sakinlerine. Ağzımızın tadı kaçmasın diye katillerin dağıttığı şekerleri yalıyorum kafeteryalarda. Dilimde buruk ve paslı bir tat…

Varlık sancısından payım kadarını alıp ben de geçmiş oluyorum senden, zorla vazgeçiriliyorum besbelli, ki yaşadıklarım aklı evvelimden sarkan kirli bir bohçaya gizli. Ötesine sakladıklarım kokmuş sararmış, rutubeti nemli gözlerimde adam olmaz bir kargaşaya ait son hatıra. İşte o zamanlarda izine rastlamadığım mevzilere çiçekler, renkler bırakıp karalarını boynuma bağlamışım ama kahrına kanmamışım yine de ecelallah.

Sen beni sınayacak sınavlara bel bağlayadur, sesim soluğum artık sana yasak elma, cennetimden kovduğum Havva. Ademim ben, tüm günahlarını yükle sırtıma, kaldığım sınıfları ateşe verdim çoktan, amel defterimde izmarit kokusu ama yok kaybetmenin korkusu.

Ali Akçakaya 

Münezzeh Noksanlıklar

29 Eylül 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Derimin yüzülmüş yanını tuzuyla ovaladı, bana ait değilmiş o. Ben başka biriymişim de kendime getiriyor eliyle. Saksımın suyunu değiştiriyor, köklerimi kemiriyor, filizlerime sövüyor durmadan.

Yakama taktığım dikenin sivri yanlarını törpülüyor, boyun bağımı bağlıyor sonra, böylesi daha iyiymişcesine. Eviriyor çeviriyor da doğru yanımı bir türlü bulamıyorum işte. Ben çıkıp gidiyorum kendimden, dışarıdan bakınca acınacak halime. Suallere en doğru cevabı arıyorum durmadan, bir yankı arıyorum da tutunup bir ucundan cümlenin sonuna varayım diye. Külyutmaz bir öğretmenin en haylaz çocuğuyu muyum ne, bu sınıfı geçince büyük adam olacağım herhalde.

Olamadım işte, bunu yapınca tastamam olur dediğim ne varsa eksiltti bende. İnsan doğduğu , büyüdüğü semtin sokağında nasıl kaybeder kendini, bu sokağı dönünce hangi yana düşer ki gölge. Hangi evin bahçesine kaçtı topum, kulağımı en son kim çekti böyle. Hafızamı yitirdim mi ne, aynaya baktığımda gördüğüm ne, kimin yakını kimin uzağı, hele bir de.

Tanımadığım adamlar peşimde bilmediğim nedenlerle, etrafım sarıldıkça hasretle, ellerimi kaldırıyorum, sobe. Bütün suçlamaları kabul ediyorum sonunda, ne varsa bende… Yüzüme okunuyor gerekçeler, amalar, fakatlar ve bir sürü ipe sapa gelmez zırva. Bir şeyi çözüme kavuşturmaya çalıştıkça, onu kaybediyoruz. Acımız büyüdükçe biz de küçülüyoruz karşısında. Hizaya sokuyorlar bizi, adam ediyorlar, kendimize getiriyorlar zorla, kimliklerimizi yenileriyle değiştiriyorlar, sen busun diyorlar, kabul ediyoruz, elimiz de mahkum ya. Biz de o oluyoruz günün sonunda, sonra hep bir ağızdan “sen busun işte” diye aşağılanma pahasına.

Suyuna gittiklerimizin vahalarına varma umuduyla, aklını kaçırmış mecnunların çöllerinde, serapların gönlünü çalıp susuzluğumuza derman arıyoruz beyhude. Manasını kendisinde aradığın ne varsa hepsi mi berhava, hepsi mi noksan, bu kadar tantanaya ne hacet, günün sonunda yazdığın hikayede sen yoksan.

Ali Akçakaya

Asr-ı Hüsran

16 Mayıs 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Ah alanların dünyasıydı, ah alıp ahlayanların. Karanlık yüzlerine vuruyordu, nefretleri kendilerine ama sana kusuyorlardı.

Kötülük filiz vermiş ve nihayetinde vücut bulmuştu. Üstüne giydiği gömleğin ne dikişi ne de cebi yoktu, anlamadığı için anlam da veremiyordu haliyle. Ama bu acziyet ama bu korku, organize kötülüğün ekmeğine yağ sürüyordu. Çıldırmış ve dizginlerinden boşalmış atlar, deli gibi yokluğun ufkuna dörtnala… Olmaman gereken yerde, var olayım derken manayı yitirmene ne diye hayret ediyordu. Bu çark bu felek hep onların değirmenine kan taşıyordu, ruhları zift kokan adamların ellerinden çocukların kanı damlıyordu.

Biri çıkıp da itiraz edemez, düzene ses çıkarana bozguncu diyordu, kimin hakkını gasp ettiği belli olmayan kanunu. Yaşamı yasamanın yetkisini de arkasına alan haramiler, mazluma dar ediyordu. Öz yurduna uzaktan bakan çocukların, parklarda koşturan el oğluna bakıp içlenmesi, vicdana susma diye haykırırken; az ötede birileri, sus payı dağıtıyordu. Susarak var olacağı sanrısıyla ömrünü hiç eden ayak takımı, nefes alsa verdiğine şükrediyordu zaten. Şükürsüzlerin puştluklarına gıkı çıkmayan, o ürkek ama bir o kadar gaddar adamlar, pastadan aldıkları payı hiç ediyordu sırça köşklerinde. Kursakları ve keseleri dolu olunca marifet hasıl olmuş sanan ahmaklar ordusu, yedikçe eşrefini de feda ediyordu. Sadece adi birer mahluk olmak onlara yetiyordu da, be adam sana ne oluyordu! Bir hikmeti de vardı doğru. Hikmetine sual edince, cevabı yekpare bir sükut, insana bu hengamede bir parça sessizlik lüzum ediyordu. Ses çıkmayınca dağ taş dile gelip kimsenin bilmediği sırrı açık ediyordu da, senin payına da onun susu düşüyordu.

Diğerlerine benzedikçe değerlerine de benzediğini unuttuğun müddetçe, şahsiyetine pervasızca paha biçilecekti elbette, doğru. Üç kuruşu görünce aklını da ahlakını da kiraya verenlere, sahip oldukları sual edilince, kalpleri dillerine buğz ediyordu. İbret alacak ferasetlerini modernitenin vestiyerlerine terk edip de hevaların peşinde perperişan halde, tasmasını kim tutarsa onun için havlayan pespayelerin peşinde ömürler ölümlere uzanıyordu.

Kaşla göz arasına sıkışmış zaman, anlar zincirine prangalı mahkuma asrı dar ediyordu, hüsranıyla başbaşa kalacağı ana sürükleniyordu insan, ant içiyordu yaradan…

Ali Akçakaya

Seite 1 von 10123›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir YelerAli AkçakayaanlamAsaf Halet ÇelebiAtilla İlhanBehçet AysanCahit ZarifoğluCaner TaslamanCan YücelCelal SılayCemal SüreyaE. A. RauterEdip CanseverEnis BaturErci HofferErdem BeyazıtErgin GünçeFarid FarjadGazetecilikJ.L.Servan SchreiberJohn TomlinsonKaos TeorisiLevniMehmet AkifMevlanaMurat MenteşNazım HikmetNecip Fazıl KısakürekNeyzen TeyfikOktay RifatOlcay YazıcıOnat KutlarPablo NerudaRainer Maria RilkeRudyard KiplingSavina YannatouTamer SağırTimbalandZiyad Mararİlhan Berkİsmail Tokalatİsmail Uyaroğluİsmet ÖzelŞeyh GalipŞükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top