Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input field Click to open the search input field Ara
  • Menu Menu

Vuslata Bakan Ayna

21 Ekim 2019/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Koridordan geçerken düşündüm seni, maviler içindeydin, yoksul çocukların tebessümü vardı yüzünde, masumiyet ete kemiğe bürünmüştü. Zamanı gelince yitirdik onu da seni de.

Çıkıp gidesim geldi, henüz bahar gelmemişti. Çağın keşmekeşine inat yolsuz, ışıksız bir köy evinde; mum ve tütsü kokan yekpare bir hüznü bölüşmek vardı seninle. Nasibimizi uzakta ararken, yakınlarımıza yabancılaşıyorduk meğerse. Bu kentlerin sessizliği bizi pek anlayamamıştı, işin doğrusu. Durup düşünecek vaktimiz de dermanımız da yoktu. Yoktan var edemiyorduk, ne çare. Yoktan gelip varımızı yoğumuzu o yokluk ateşinde eritiyorduk. Baksana cayır cayır yanıyorduk, huzuru alemde.

Geçkin bir gençlik döneminin ardından uslanmayan bir olgunluğa sürüklenirken savunmasızca, manadan uzak alemlerde alemi temaşa ediyorduk güya. Onca emek onca çaba berheva, kim bilir belki bir hiç uğruna. Kaydadeğer olmayan günlerin ardından, yeni bir macera, yeni bir heyacan. Sonu her zamanki gibi hüsran!

Hay Allah, can çıkınca huyumuza giden hüda, söylesene kim bizi müdafaa edecek mahkeme-i hülyada! Kim suçumuzun yaşamak olduğunu haykıracak, yutkunmadan usulca. Yolundan gittiğimiz bilgelerin, suskunluğuna kim şahadet edecek. Kim dur diyecek bu akıl almaz gidişata!

Hülasa, kalemlerimizi satıp güzel güzel oyuncaklar aldığımız gün büyüdük de başımız göğe erdi. Oyun oynarken birilerin canını yaktık, yaktıkça kazandık. Elde var haksızlık. Bu işte bir terslik yok mu yani! Boşa mı bunca cefa, heva, heves, hırs. Bi saniye ya sonra! Ötesi olmayan bir anın arefesinde, celladımızın huzurunda bağrımız açık  ve yanık, içli bir türkü mırıldandık. Hepsi bu olsa keşke. Hikayenin başı da sonu da ayrılık ve aynılık. Ortadan kaç sayfa yırtılmış, kaç sayfa karalanmış hunharca, kimin umrunda!

Aynalar cehenneminde nereye dönsek o karanlık yüz, o kifayetsiz hırs, ötesine geçtikçe dışa bükülüyor Cihannüma. Etimize suret kıymıkları saplanıyor, kendimize gelmeden kimden geçiyoruz böyle! Kendimizden mi geçiyoruz, yoksa vaz mı geçiyoruz yine.

Geçiyoruz da vuslat ne tarafta kaldı, ben ne bileyim, yoldan geçen birine sorsana.

Ali Akçakaya

Son Sufle

03 Ekim 2019/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Sokaklarında yürüdüğüm kentlerden sana kolyeler yaptım, taksana. Bir köpük saydamlığıyla avuçlarından düştüm, kırıldım, karıştım kayıplarına. Cebimde yıllardır taşıdığım ucu kör kalemim kırılmış, canım hiç acımamış. Cümlelerime baksana nedense hep yarım kalmış.

Kaç ben yaşattım şu sağından solundan yontulmuş üç kuruşluk mazime. Çoluk çocuğun gönlü olsun diye dekorları yığdım üstüme. Enkazımdan sana uzandım, sesim titriyordu, çaresizce utanıyordum. Rolden role girerken kimliğimi düşürmüştüm, kim olduğumdan bi haber yaşamışım onca yıl meğerse. Mesafeleri arşınlarken ötesine geçmişim tarifi mümkünsüzlügün. Zamanın ötesine geçip ab-ı hayatı yoğa çalmışım ki sorma. Nefesimde sonsuzluk esrikliği, sona eriyorum en başında. Sen iyi misin peki? Böylesi daha mı iyi sahi? Nereden başlanır ki öğeleri çaresiz cümlelere… Bir şeyler de içinden, ben duyuyorum seni.

Baksana yürüdüğüm yollara, hepsi aynı sokağa çıkıyor. İki elim ceplerimde giriyorum seninle yürdüğümüz o ana, yokuş biraz, nefes nefese, yaşlanıyor muyum ne? Yazılar yazıyorum, çağın gerisinde kaldım öyle mi. Şiirler okuyorum körelmiş dimağım acıyor. Boşluğa gülümsüyorum, içim kıyılıyor yine. Neden mi, sence özlemedim mi!

Sonra birden ne oluyor anlamıyorum. Kendimi tanımaz oluyorum. Kendimi terk ediyorum o akşam. Karanlık kapaklanıyor üzerime, akıp giden sana bakakalıyorum. Arkana bakmadan uzaklaşırken, son kez bakıyorum öylece. Sevdiğim her şey uzaklaşıyor işte…

Birer çay daha içiyoruz, sahnede son perde!

Tanrım son bi sufle versene…

Ali Akçakaya

Gözü ve Bahtı Karalar

07 Ağustos 2019/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Her sabah aynı yüzleri görüyoruz sokakta, farklı simaları yapbozun parçaları gibi birleştirip birleştirip kocaman ablak bir surat yaratıp ona bakıyoruz, ondan umuyoruz son çare yine.

Muallimlerin cehaleti yeni yetmelere pazarladığı çağa isim bulmadan, eskiyen milada bakıp, olan biteni idrak edemeden göç ediyorduk geldiğimizi sandığımız yere, hepsi bu. Köksüz, arsız, yüzsüz bir hengâmede ne geleceğini bilmediğimiz başımızın buyruklarına harfi harfine eyvallah ediyorduk. Sırf mesut olma hülyası ile uyduk hazır olan imama ama niyetimizin son kullanma tarihi geçmişti. Yarının kapılarını suratımıza çarpan hayasızlar ötesine dair efsaneler anlattı, dinledikçe yoldan çıktık, şimdi dijital bir çölün ortasında kızgın ekranları kemiriyoruz, güya çağdaş ve mutluyuz! Komik olma!!!

Sonra bütün bu olanların gerçekliğine ve biricikliğine herkes iman etmiş, günahın vebali ise bizim payımıza düşmüştü. Aç gözlerimizi şehvet narıyla dağlamışlardı, neye baksak gözümüz kalıyordu. Doyumsuzluğumuza cezbedici entariler giydiren tüccarlar hayatımızın iffetini yağmalıyordu, hayatımız iğfal ediliyordu, gönül rızamız kalu belada alınmıştı güya.

Evlerinde köpekleriyle yalaşan adamlar, dünyanın bir ucunda taşla toprakla oynayan çocuklara hayatı zindan ediyor, sonra o çocuklar daha rahat ve huzur içinde yaşasın diye plastik hediyeler yolluyordu ama mermiler hep kurşundu. İyi yürekli adamların gözleri hüzün, içleri huzur doluydu. Her şeyin metalaşması ile propaganda araçlarını satın alanlar, ahalinin nabzına göre şerbet veriyordu bir yandan. Kime nerede ne satacağını iyi bilenler kar marjını iyice azıtmıştı. Büyük bir kumpasın orta yerinde bekleyen insanlık hasta ve çaresizdi. Hekimler bu hastanın ne ölmesini ne de doğrulmasını istemiyordu, konjonktür buna şu an müsait değildi. İlleti milletin damarına zerk edenler, bünyenin kendisini maraz gördüklerinden bütünle zümrenin İstikbali için savaşıyordu.

Hayatın sırrını çözenler başlarını yastığa koyduklarında kendi kördüğümlerine bir ilmek daha atıp sabahki hutbelerinde değinecekleri ve kesinlikle değinilmemesi gereken konuları gözden geçiriyordu. Ademoğlunun bu kadar ileri gideceğini adem ile hısım akrabalığı olmayanlar kestirememişti. Dehşet ve sükût içinde yoldan çıkan eserini izleyen yalnızlık, hiç sönmeyen ateşe bir odun daha atarak gelecek misafirler için son hazırlıklarını yapıyordu.

Bizse oyalanacak bir şeyler bulup onlara manalar yüklüyor, onları kaybetme korkusu ile çırpınıp kaybedince de feryat ederek aldığımız emanete hıyanet ediyorduk.

Gözümüzün yaşına bakmayanlar bizi de kendilerine benzetmişti. Arsızca gülüyorduk.

Ali Akçakaya

Halep’e gideceklere arşını göstermek

18 Ekim 2018/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Çoğu insan sadece nefes alır ama yaşamak için yetmez bu. Dilinizde tüy bitene kadar konuşsanız da fayda etmez. İnsan kendini bırakınca zamanın dipsiz çukuruna; günler, haftalar, aylar üstüne toprak atar. Gözünü açsa fark edecek ama göz kapakları ağırlaşır anbean. Varken yokluğa düşer, yaşamak varken düşler.

Kalk doğrul lütfen. Camı aç, derin bir nefes al ve sor kendine neden? Ama bahane üretmeden… Yaşamak direnmektir, belki beyhude bir çırpınış bu, lakin direnmek gerek yenilmeden. Sevdiklerin için hüzünlenmek ve içlenmek yerine, onlar için güçlü olmak ve her şeye rağmen koyulmak yoluna sonsuzluğun. Lütfen anla!

Birileri için canını vermek yerine birilerine can vermek… Kötüleri alt etmek için, sırf iyilik olsun diye gücüne güç katmak…Zor olsa da anlamsız olmasa gerek. Bir yola çıkacaksa insan, ısrarla yürüyecek o yolda. Yaralansa da, kırılsa da asla pes etmeyecek. Benden bu kadar demeyecek asla. Hep dahası vardır, dahası şu tepenin arkasında. Ha gayret, yaşamak için umut kadar gaye gerek.

Hayat zor olduğu kadar basittir halbuki, sen yeter ki o sana verilen nefesi öp de koy başına. Kum saatindeki her kum tanesi eşit dökülür henüz vurulmamış her başa. Gün bittiğinde hesabını yap ve cevap ver kendine. Ne ektinse o göverecek bu bağda. Kimisi dünyaya talip, kimisi bir rüyaya, sen, ‘ben de varım de’ yokluk zaten bekliyor seni günün sonunda.

Akışına bırakacak bir hikayesi olmalı insanın. Cesur olmalı kaybedecek kadar. Ayağa kalkacak gücü yoksa bile, sürünerek yoluna devam etmeli her defasında.

Hiçbir hekim hastanın yatağına girip onu tedavi edemez. Maharet odur ki bünyedeki illeti iyi edecek merhemi bulacak tabip. İyi olacak önce, sonra iyi edecek. Kendi derdine çare bulamayan başkasının derdine yansa kimin umrunda.

Hadi doğrul, koyul yola! Halep oradaysa arşın burada.

Ali Akçakaya

GELİNLİK KIZ

03 Haziran 2018/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Öyküler/tarafından

 SELİM İLERİ

Çocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtiği dostluklar ve gitmek zorunda kaldığı yerler. Annemin gönlünce kurduğu dostlukları severdim ben. Çoğu dünyadan elini, eteğini çekmiş kimselerdi. Öyle yerlere gideceğimizde annemin ince kıvrımlarla biçimlenmiş dudakları sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kızıla dönüştürüyor kırmızısını. Kapıdan kedi adımlarıyla çıkıyoruz. Annem, dikkatle sokak kapısını kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açıcı serinlikte, sonbaharı yaşıyorsak iyicene iliklerimizi ısıtan ılık güneşlerle dolardı.
Yollarda dönüp dönüp gerime bakıyorum. Şifa’nın denize çıkan burnunda sakızağaçları vardı. Artık deniz banyolarından vazgeçilmiş günlerde, gençler onların altlarına otururlardı. Yoğurtçu tarafından sandallar çıkıyor; Kurbağalıdere’nin ağzına gelince ya Kalamış kıyılarına uzanırlar ya da Şifa’dan Moda’ya kadar gezinirlerdi. Öğlen güneşinin omuzlara eğilişi, okşayışı.
Annemin yeniden gençkız gibi yollardan geçtiği sıralarda, yağmurlardan bile gönenirdim. Bu yağmurlar ergenlik yıllarımın ve şimdinin yağmurlarına yabancıdır. Rüzgâr üşütmezdi; soğuk rüzgârlar yağmurluğumun yakasını, eteklerini açıp uçurtmazdı. Yağmurda yürüyüşlerimiz annemle. Tramvayların, otobüslerin, vapurların, ender bindiğimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanın bütünleşerek cama çarpışı; dağılarak kendince su yolları açıyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuşlar uyduruyorum, ayyıldızlı Türk bayrakları… Yağmurun çiçekdürbününden binlerce şekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardık. İncilâ Abla’yla. İncilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittiği evin kızıydı.

Devamını Oku

Seite 12 von 35«‹1011121314›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir Yeler Ali Akçakaya anlam Asaf Halet Çelebi Atilla İlhan Behçet Aysan Cahit Zarifoğlu Caner Taslaman Can Yücel Celal Sılay Cemal Süreya E. A. Rauter Edip Cansever Enis Batur Erci Hoffer Erdem Beyazıt Ergin Günçe Farid Farjad Gazetecilik J.L.Servan Schreiber John Tomlinson Kaos Teorisi Levni Mehmet Akif Mevlana Murat Menteş Nazım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Neyzen Teyfik Oktay Rifat Olcay Yazıcı Onat Kutlar Pablo Neruda Rainer Maria Rilke Rudyard Kipling Savina Yannatou Tamer Sağır Timbaland Ziyad Marar İlhan Berk İsmail Tokalat İsmail Uyaroğlu İsmet Özel Şeyh Galip Şükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top