Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input fieldClick to open the search input fieldAra
  • MenuMenu

Archiv für die Kategorie: Düşünce Yazıları

Buradasınız:Anasayfa1/Düşünce Yazıları

düşünce yazıları

Tek Hecenin Ölçüsü

14 Nisan 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Tam yitirecektim, bir parçası kaldı, almaya gelmiş. Gelmiş de ne olmuş sanki, dağ başlarını çekip gitmiş, biz de keçileri denizlere götürdük, gözleri maviye doysun diye, zeytin ağaçları arasında bir siyah koksun diye, ne de olsa bahar gelmiş. Çağın adamı değilim elbette, çağdaşı değilim müstakbel oğlumun, bilmem kaç asır öte.

Sonra ip atlayan çocuklar, seksek oynuyor küçüğüm, büyümüş de hayaller kuruyor, baca dumanları sinmiş düşlere, sabah karnesini almış, kocaman da olmuş, büyümüş de oyunları bitmiş çoktan. Sokağa çıkmış yok kimse, dağılmış insanlar telaşlar için, içinde.

O çocuga sen nakşettim, nefesinden canından üfledim, yaralarımdan sardım ona, büyüyünce unutsun diye. Minik kuşların kanatlarına niyetler iliştirdim, soluklarından tuttum göğe sürdüm, kahvemden renginden… Bana bulaşmış etin bir kere, tırnağında çürümüş tenim, kanım, her yanımda o tanıdık sızın. Kimsenin bilmediği dillerde, sana yazdığım mektupların, satır aralarında tebessüm eden tek hece ve karanlığın…

Defterleri, kitapları kayıp bir adamım can çekişen kalemi, sükun bulmuş bir aleme elemlerinden örten, elalemin gözlerine baka baka yolun yamacına ıslaklar çalan bir deliliğin, oh olmuşluğun ortasında, meydanlar okurken canı da senin burnunda. Hala anlamadığın, geri dönüşü olmayan bir cehennemin tam ortasında putlarına gelinlikler giydiren o adamın İbrahimleri acıyla baltalarını biliyor, takvimlerin dillerine de sürüyor ondan. Ne de olsa günün sonunda, bir senin diline dönüyor elde kalmış o tek hece, o karanlık yekpare.

Bunca edilmiş laf, kavga, havanda dövülen suyun ıslaklığı, teslim ol etrafın ben sarılı. Bir tek senin bildiğin dilde yazılmış mektuplar, sözler, namluda tek hece, karanlığa güneşler getirdim yoldaşı olsunlar.

Aç avuçlarını kınaların kızarsınlar…

Ali Akçakaya

Kilitsiz Kapının Zili

08 Aralık 2023/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Umudu başkasının korkuluğunda sallandırmışım ben. Düzen böyle devam etsin diye yalanlar söyleyip inandıkça, inancımı kaybetmişim.

Yağmur yağmış, yüzüm dökülmüş. Öyle bir yere çıkmışım ki, çıt çıkmamış peşimden. Sonra bu yavan yaşanmışlık, bu var olan insanlık, beni utanca gark eden bu varlık, ötesi kasvet ötesi ağırlık.

İyilerin tarafında durup kötülerin ekmeğine yağ sürmüşüm. Ucundan koparmışım canımın, uzatmışım, istediğini verince, dahası demiş. Bir dediği iki olmayınca üç demiş. Gözü dönünce, görmemiş gönlü de. Gönlü körmüş, bir de düğüm olmuş.

Sonra bir ses çıkmış irkilmişim. İrkildiğimle kalmışım, zaman sahneden çekilmiş. Ben kılıcımı çekip, göğe el uzatmışım, bulutlara anlamlar yüklemişim, başına üşüşmüşler. Her ıslağım kulağına fısıltısını bırakmış, lakin aması varmış eldeki her cümlenin.

Bağlaçların diğer yakasında sıkışıp kalmış bir adamın adasına isimler aramışım. Suyu çekilmiş, gemileri karasına oturup ufka dalmış bir boşluğa varınca, oradan sonsuza uzanıp ne gerek vardı bu kadar tantanaya, demişim. Hep dediğimle kalmışım…

Gürültüye yüz vermemişim hiç, her celladın elinde kan olmaz, çok bilmişim. Tutmuşum okyanusların kulağından tepelerime sürmüşüm tuzunu… Atlasların arka bahçesine pembesi solmuş düşler kurmuşum, çocukların mutlu olduğu dünyalar varmış orada. Orada bir yol varmış hep, tam orada işte, sesimi, soluğumu kurban etmişim, hiçliğine.

Yoktan hiçe giderken, içimden geçene dur demişim. Bir fısıltı dolaşıp durmuş, kulağımdan kan damlamış eteğine. Aynamın kırığına yansımış yüzün, eteklerin zilimi çalmış, kapılarım kilit tutmazmış.

Ali Akçakaya

Sayıklamalar

09 Haziran 2023/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi/tarafından Ali Akcakaya

Otobüs duraklarına gittim. Gelip geçenlere bakakaldım. Bir akşam vakti, üst geçidin orada durdum, bu sefer sustum orada. Boğazlardan aktım, sulara kirlendim, bir kedi geldi tünedi kucağıma, başını okşadım. Bir şey düşünmedim, aklımdan bir şey geçmedi. Amcam öleli 20 yıl olmuş, zamanın zarafeti.

Kitapları ittim kenara, notlara bakmadım hala. Üzgün müyüm, pekala. Bu vasatlığın ortasında, sıramı savamadım ya, onun da zamanı var gelir belki. İşler güçler bitmedi gitti, daha iyisini giymek, alasını yemek için mi? Peki! İyilik güzellik olsun dedik diye mi? Kursağımızda yaldızlı lokmalar, yüksek ökçeli egolar, başımız göğe de ermedi. Eremedik gitti. Neticenin hüsranına gelinlikler giydirip mürvetlerine ağıtlar yaktık. Lakin o canlar hala burnumuzda “tütüyor”. Biz kimiz ki, kimliksiz serseri! Bunalımın hüviyetini asıp boynumuza, yolladılar göklerin voltasına, kuşların arasından karalara nazar ederken, o şimdi orada dediğimiz kim varsa, vakti zamanı gelince çekip gitti. Bize düşenin hükmüne yok dedik de, noksanımıza makyajlar yapanlara sus payımızı veremedik. Onlar bir yolunu bulup ağzımızın payını vermişti.

Sonra ne mi oldu. Biletler aldım, pasaportlar, kırmızı ışıklarda dalgınlıkla yollara koyuldum, korna sesleri, küfürler, karşılar, kapalı çarşılar, kazaya bıraktığım namazlar. Benden de geçti sonunda, o da oldu, benden de geçti, cesaretsizlik değil de ne gerek var diyecek kadar tutarsız bir vazgeçmişlik, ya da dillendirmeyeceğim kadar kutsal, ya da batılların baltasındaki nazar. Ne olacaktı ki? Ne yapsan yap, herkesle aynı mahşerde haşrolacaksın ya, ondan belki. Çok da gereği yokmuş yani. Boşa bunca tantana, şatafat falan filan, ne bileyim işte. Belki çoğu şey gibi öylesine. Hadi canım sen de, yaz da geldi, bu kaçıncı yaz, kazlar ve dağlar arasında sevişeli. Barutun ateşle imtahanında aldığım zayıf nokta, hatırlamıyorum şimdi hangi cümlenin sonunda!

Ne mi oldu da yazayım dedim. Bilmem, belki bu kentin havasındaki paydan bana düşen nefes gibi gelgitli bir his. Ya da hep gellerinde yakalandığım manzaralar, yakamozlarımı boğazladılar. Ellerine ay bulaştı, bütün olanlardan onlar sorumlular. Bir çay söyle de içelim, ya da boşver ben geçeyim, biraz yürüsem iyi gelecek. Hadi bakalım öyle olsun, şu hangi adaydı bildin mi, hangisi sağdan ikinci mi, o o, bilmiyorum ki. Çok yürüdük bugün, çok yürüyünce insanın aklına ne gelir ki. Şuradan bir su alayım boğazım kurudu. Adaya bir vapur yanaşıyor. En son ne zaman gittin oraya? Sana ne, boşversene. Sen boşverebildin mi peki!

Bir dilemma, bir araf, ellerim ceplerimde, odunumu sırtladım, al getirdim sana, ateşini harlayacak kadar güçlü nefesimi. Dokun ona, yan, külünü savur yatağıma!

Ali Akçakaya

Sabahın Yankısı

29 Mayıs 2023/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi/tarafından Ali Akcakaya

Ne yazacak bir şey kalır sana, ne de sitemin. Her seferinde daha da ağır gelir, belki gücün yetmemiştir, ya da gücüne gitmiştir. Kalması gerekenler bıraktığında kendilerini emanet sana, düşlerine afakanlar basmıştır da nefesin yetmemistir o dik yokuşlara…

Her şeyin bir bir üstesinden gelirsin de bir bulut gelir çöker üzerine. Karalarına denizlerin yükselir, güllerin papatyaların boğulur, nefes alamaz. Her yer mavi olur birden, masmavi… Ve mavi de kirlenir. Çamurlar bulaşır papuçlarına, inat edersin ötesine ama bataklıklara itip itip boğulmalarını zevkle izlerler.

İzi öyle bir kalır ki yaraların, her yerin acır. Acılarına beyazlar giyerler, sana mermer ve yeşil sabun kokar o beyazlar. Bir adam katledilir, gözü dönmüş kahverengiler taburelerine tekmeler atar. Yapma dedikçe daha da bir bilenirler sana. Koşarsın ayaklarına demir atarlar, Bağrını açarsın taşlar basarlar, çözeyim dersin daha da bir muamma olurlar da düğümlerini dağlarlar, kör ederler.

Hep bir umut taşırsın, hep bu sefer dersin de yenilgilerine zaferler inşa ederler. Ne yöne dönsen aynı manzarayı iliştirirler yollarına. Gitsen de dönsen de aynı kerbelalara sürerler seni, suyunu güneşe dökerler, dilin damağın kurur, köklerine asılırlar da hala ayakta oluşuna hayret ederler. Seni inkar ettikçe kendilerine olan inançlarını kaybederler, sana bilendikçe meleklerin kanatlarına bıçakları ilişir, kırmızılarına kınalar yakarlar.

Halbuki dünyalarınla, kıtalarınla, ötelerinle gelmişsindir ona. Yoldan geçenlerin düşlerine üsten bakarken, sevdiğin ne varsa onun olsun diyecek kadar gönlünü ferah tutmuşsun da, yetmemiştir, yettirememişsindir. Hep kusurlu tarafına fenerlerini tutup, tuzlarını yüreğine basmış, ah edişine susun olmuş, sana iyi olmuştur…

Coğrafyanın zorlu şartlarına meydan okuyup da, düşmanlarını, şeytanlarını alt edip, meleğine yenilmiş bir adamın hikayesini çok anlattın ona… Diline acı biberler sürdün de nafile, zikrine nakşedildi bir kere, sabahına uyandın, yanķısına adaklarını kurban ettin.

Duvarlarına sesi çarpınca şükrettin Yaradana…

Ali Akçakaya

Mizansen

04 Aralık 2022/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Boğuntular ve sıkıntılar arasında nefesimle cebelleşirken göğsüme düşen gölgeyi eğip büküyordum. Ellerim acıyor, dişlerimi sıkıyordum. Şehrin her yanında bir huzursuzluk mangası kol geziyordu. Gülüşlerimden olur olmaz anlamlar çıkaranların gözünden düşüyor, canımı yakanların gözüne bakıp oh olsun diyordum.

Döngüsü iğdiş ediliyordu hayatların, gece gündüze galip geliyordu. Bir adam ekmeğini beynine banıyordu. İsteyen herkes hayret etmek için bir sebep buluyordu kendine, sessizce izlemek istiyordum ama nafile. Kimseden farkı olmayanların kendilerine biçilen kefenleri giyip, üç kuruşluk adamların iki metelik iltifatı için on takla atışına acıyordum, yani kendime. Dokuzuncunda düşüp mağlup sayılmak bile vazgeçirmiyordu onları ama acınası.

Madara olmuştuk, yenilmiştik, kavgasında yerimizi aldığımız adamların oyununa gelmiştik. Orta oyununun ortasında yatan leşi parçalayan kitlenin kötü huylusuyduk. Kimseye ispat edemeden kendimizi, bize düşen sürenin sonuna zorla getirilmiştik. Başımızdan aşağı kaynar sular döküyordu annemiz, yandım dedikçe dudaklardan dualar dökülüyordu. Gülüşlere dualar nakşediliyordu, her birine nazar boncukları takılıyordu mavi, annenin en güzel hali. Kalu beladan geliyorduk, yorgunduk, nazara değiyorduk, şehre sis çöküyordu, ezan seslerini kornaları ile bastırıyordu ahir zaman piyadeleri, geldiğimiz gibi dönüyorduk. Başa sarıyorduk sonu, sonu yok sayıp sonsuzdan başlıyorduk.

O gece yine erkenden yatağa girmiş tavana bakıyorduk. Karanlık bir el ateş açıyordu, sesin yankısından önce kıvılcımın rengi çarpıyordu şakaklara. Duvardan seken çocuklar saklambaç oynuyordu. Perdenin arkasına gizlenmiştim, tavandan kan damlıyordu, bembeyaz çarşaflar berbat haldeydi. Babam huzur içinde gözlerini yumuyordu, göğsüme düşen gölgenin sahibi beliriyordu ötede. Öteyle arama asırlar sıkıştırmıştım, bunu bilmiyordu kimse.

Affediyordun affına sığındıklarımı. Beni benden alıp beyaz bir çaputa muhtaç edenlere hesap soruyordum sonra. Sorduğum soruların cevaplarını bir deftere yazıp, o defteri hesap günü mizana koyuyordum.

Cürmümü bilmiyor, cürmüm kadar yer yakıyordum, ateşim dinmiyordu, dinsin de istemiyordum.

Ali Akçakaya

Seite 2 von 10‹1234›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir YelerAli AkçakayaanlamAsaf Halet ÇelebiAtilla İlhanBehçet AysanCahit ZarifoğluCaner TaslamanCan YücelCelal SılayCemal SüreyaE. A. RauterEdip CanseverEnis BaturErci HofferErdem BeyazıtErgin GünçeFarid FarjadGazetecilikJ.L.Servan SchreiberJohn TomlinsonKaos TeorisiLevniMehmet AkifMevlanaMurat MenteşNazım HikmetNecip Fazıl KısakürekNeyzen TeyfikOktay RifatOlcay YazıcıOnat KutlarPablo NerudaRainer Maria RilkeRudyard KiplingSavina YannatouTamer SağırTimbalandZiyad Mararİlhan Berkİsmail Tokalatİsmail Uyaroğluİsmet ÖzelŞeyh GalipŞükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top