Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input fieldClick to open the search input fieldAra
  • MenuMenu

Archiv für die Kategorie: Düşünce Yazıları

Buradasınız:Anasayfa1/Düşünce Yazıları

düşünce yazıları

Tebessümün Bedeli

15 Kasım 2022/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Değmeyeceği inancı. Hiçbir şeye, hiç kimseye değmeyeceği. Anlamsızlığı, boşluğu ve bunun değişmeyeceği gerçeği.

Kendi içinde taşıdığından, nereye gitsen seninle gelecek o iç sıkıntısını, çaresizce değil, çarenmişcesine bırakma arzusu, belki de zarureti. Sonrasını ve öncesinde olanları da bırakarak olduğun yere, olmadığın yerden yeniden… Aslında başa sarmak içtekini, nefes gibi boğulurken. Adını mıhlamak, sızını sözüne üfleyip, o noktanın püfüne ufak nefesler verip, sorunun cevabına soru işaretleri iliştirmek. Gerçeğe iftiralar atıp kadının yalanına iman etmek. Ah o son ilmek, ağacın çürümüş kolunda inleyen çıtırtı… Bizi kendisine düşman edip gidecek oluşu.

Çok bekledim gelmeni diyenlerin sıla hasretiyle yanıp tutuşması garabetindeki garipliğin sana düşmesi. İyiler ve iyilik kaybedecekmiş, etsin. Bunu bilerek kirli zaferlere burun kıvırmak gerek. Beklentileri bitmeyenlerin karşısında ezim ezim ezilirken, can havliyle yaşamak ya da onu sanmak, sıranı savuşturup koğuşuna dönerken akşam yollarında, sabahı düşünmek. Voltanı atarken tek kişilik koridorlarda, ışıkları ateşe verip karanlıkların kahrını seyredurmuşken, uçsuz bucaksız bir hücreye mahpus olmak. Herkes kendisinden verdiğini düşünüp başkasının payına düşene göz dikerken, biz gözümüzü kapıya mı çevirsek, daha eşiğe gelmeden tökezleyerek.

Telaşlanıp telaşına anlamlar yükleyen ahmakların zihnini kemiren korkunun hazin sonu. Halbuki nasıl da atıp tutuyordu. Herkesi kendisinden ayrı bir yere zincirleyip, yalnızlığa düşen bir bedbinin hayalindeki süt rengi duvağı… Ona onu hediye eden münkerin nekire fısıldadığı günahın yazgısı. Alevini sırtlayan bir babayiğidin kıldan ince kılıçtan keskin yolunu gözleyen prensesin duvağına bakışı kadar manasız olanı, yani hayatını. İnsanlığın temaşa ettiği panayırın son durağında yan yana oturan iki delinin ötesine geçmek için aklını bir kenarda bırakıp ötesine selam durması. Buna akıl sır erdiremeyen kitaplıların son çare ötesinden mesajlar getiren elçilere zeval olması.

Fırsatını bekleyenlerin son fırsatı da, keçileri de kaçırmışken hala olmazlarına dört elle sarılıp hasret gidermesi, hasretin iflah olmaması… Halbuki gidesi gelen herkes çoktan gitmişti.

Tutmaya çalıştıkça ellerini kanatan yolculuğa, yokluğa. Dönüşü olmayana…

Ali Akçakaya

Manasız Tantana

01 Eylül 2022/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi/tarafından Ali Akcakaya

Yaranamazsın, yaranamayacaksın da, bu umutsuzluk hep ona. İnan dedikçe inadına zora sürecekler seni. Kaybetme korkunu açık ettikçe, seni gözden çıkaracaklar. Bu sefer oldu mu deme, asla oldurmayacaklar.

En içten tebessümünü verme onlara, yağmalayacaklar. Gecelerini talan edecekler, büyük bir hazla yapacaklar bunu. İçinde nefrete yer vermediğini deme sakın, merak edip o duyguyu arayacaklar, bulup çıkaracaklar meydana, buldum işte diyecekler, merhametini yok edip nefretinde göverecekler dikenli. Yapma deme sakın, yalvarma onlara, her şeyini alacaklar zaten, bari asaletin kalsın yanına.

Güldüğüne aldanacak ahali, umurlarına bir uğrayacaksın, sonra kendi yoluna bakacak hepsi. Yasına bir el sürecekler, elleri dilini çözemeyecek, ürperecekler, sonra unutulmuşlarının hanesine yazacaklar ismini. Neyin varsa verdiklerin, neyin varsa alıp gidenlerin izini sürecek, sen olan bitenin biteni, onlar başka öykülere namzet şimdi. Böylesi daha iyi diyeceksin, başka çare bırakmayacaklar, vazgeçen olacaksın güya, onların içi gayet ferah.

Yani günün sonunda, sana yaşanmamış sayılacak bir gün daha. Bu büyük aldatmaca, verdiklerinden fazlasını alıp gidecekler demiştim, böyle böyle azala azala, belki vuslata ramak kala…

Adaletlerine bırakınca kaderini, kendilerini aklayıp bütün günahları sana yazan melekleri omuzlarından indirince başın göğe erecek belki. Seni ateşlere atacaklarmış ya korkma, kül olana değin sus, sonra konuşsan da ne mana. Yeter artık bitsin bu manasız tantana.

Ali Akçakaya

Ahmağın Rızası

04 Haziran 2022/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi/tarafından Ali Akcakaya

Her şeyde bir leke gördüm. Temiz olan ne varsa, aslında kirlenmişti bile. Bir kirli el kol geziyordu. Bir kirli bakış her sokağı dolaşıyordu. Nefes alsak katran soluyorduk yok yere. Kimseye dert yanacak hal de kalmamıştı ya, hadi neyse. Herkes o derdi kendi hanesinden silip diğerine yazıyordu. O yüzden herkes kendi derdine yanıyordu üç günlük cehenneminde.

Her gün kanacağı yeni bir yalan bulma hülyasıyla kapısından çıkıp düşüyordu peşine olmazının, varolduğunu sanan ahmaklar ordusu. Herkesin olmazları vardı ve onları oldurmaya çabasına yaşamak diyordu. En akıl almaz derinlikler, sığlıklarla tuzağa düşürülüp yok ediliyordu. Hepimizin cesareti, o sığlıkta yaşadığını sandığımız bedenlerin cesetleri arasında bir yaşam emaresi arıyordu. Olmazı oldurmaya çalışmak, olsa da fark etmeyeceğini, fark etse bile asla değmeyeceğini anlamadıktan sonra, manası yoktu. Manası zaten hiç varolmamıştı, biz olsun diye dua etmiş, sonra da böyle oldu sanmıştık. Şimdi de sanrılarımızla başbaşa dualarımıza can atıyorduk.

Ne yapsak ne etsek iflah olmayacak varlıklara kendimizi ispat etmeye çalışmak gafletine dönünce yüzümüzü, her şeye sırt çevirmiştik de hesap gününde öğrenmiştik akibetimizi. Şimdi kim hangi kapıya git dese gidip orada bekliyorduk, neyi, kimi ve niçin beklediğimizi sormaya gerek bile duymadan. Kapı açılınca bizlere tepeden bakan cücelerin dev kibri karşısında sustuktan sonra bir güzel, başka kapıya diyorlardı hep bir ağızdan, biz de o başka kapıya yöneliyorduk. Nedenini kimse bilmiyordu, bilen varsa da belki korkudan susuyordu. Ama kimse neden, niçin korktuğunu bilmiyordu. Delinin biri, kuyuya bir taş atmış vakti zamanında, o taşın ürküttüğü kurbağalar kulaktan kulağa o delinin hikayesini anlatıp anlatıp korkularını diri tutuyordu. Halbuki içinde yüzdükleri su hafif hafif kaynıyordu. Korktukları başlarına gelmişti yani, ama o hazin sondan dem vuruyorlardı o halde bile. Halbuki o hazin sonu yaşıyordu çoğu.

Sonra gittik beyazlar giyindik. Yeni başlangıçlar için, tertemiz bir sayfa açalım istedik belki kendimizce. Ama dünden gelen o lekelerimiz kanıyordu. Beyazlar giydirsek de yalanlarımıza, o çirkin gerçekliği örtbas edemiyorduk haliyle. Bir birimizi çok yaralamıştık ama o yaraları düşmanlar açtı sanıyorduk. Düşmanlar hiçbir zaman o kadar sokulmamıştı ki bize, onları hiç tanımıyorduk ama nefret ediyorduk elbette. Her yerde düşmanların yaklaştığını ve bize kötülük yapacağını haykırıyordu görevliler. Biz de kendimizle olan kavgamıza daha da kenetlenerek devam ediyorduk. Kendi kanımızdan, kendi canımızdan olanların pususuna düşmüştük de düşmanı garbın afakında arıyorduk.

Kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların kaybetme korkusu ile saf tuttuğu bir yerde, öbek öbek olmuş bekliyorduk. Birileri ön saflardan bağırıyor, biz de elimizden geldiğince safları daha sıkı tutuyorduk.

Bizi hizaya getirenlerin mutlu oluşunu izliyor, onların mutluluğundan kendimize pay çıkarıyorduk. O payı bile bir yolunu bulup alıyorlardı elimizden, rızamız alınmıştı dünden.

Ali Akçakaya

Sabr-ı Cemil

05 Mart 2022/in Düşünce Yazıları, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Yaşamamış, yaşamayacak varlıklar, hep telaş içinde, hep aceleleri var. Yetişmek zorunda oldukları aşikar. Koşuyorlar nefes nefese, içlerini kemiren sorulara cevaplar arıyorlar. Cevapları mimiklerinde, sessizliklerinde, cevapları silah olarak kullanıyorlar, hepsi yaralanmış, en fazla üç gün daha yaşarlar.

Sabahları zifiri karanlıkları yarıp cehennemlerine gidiyor, yüzlerini otobüslerin tutmaçlarına asıyorlar. Hayat pahasına hayatlarını harcıyorlar, hesapta büyük bir boşluk var, onu da imanları ile dolduruyorlar. Ölmüşler de selalarını dinlemek için gömülmeyi bekliyorlar.

Korkuları çok büyük, kaybetmekten çok korkuyorlar, ki kaybedecek neleri olduğunu kendileri de bilmiyorlar. Tehditlerden yılmış çoğu, sırf var kalmak için yaşamaktan feragat etmiş zavallılar. Düşmanlarını evlerinin baş köşesine buyur edip önünde diz çöküp oturmuşlar, huşu içinde cellatlarını dinliyorlar. Şükür Allahlarına canları sağ, başlarını sokacak bir evleri var. Dualar ediyorlar hep, başlarına bir felaket gelmesin diye, geliyor tabi, gelince de birbirlerine sabrı tavsiye edip, o zor günü de geride bırakıp daha zor günlere demir alıyorlar.

Erken yaşta evlenip çoluk çocuğa karışıyorlar. Bilmedikleri hayatları ekranlardan izleyip imrenmeyi bile akıl etmiyor, kendilerini sefalete layık görüp, onları sefalete mahkum edenlere toz kondurmuyorlar. Arada birilerinin gözü açılıyor tabi, onlar da kazıklarını atıp ekranın öpür tarafından eşe, dosta yardım elini uzatıyor, ah ne yüce gönüllü insanlar var.

Ne çare, elden ne gelir, kaderin de bir planı var, ahali kaderine terk edilmiş, bu kafayla o kaderin de beterine mahkumlar. Kederleri, kaderleri üst üste, kaderin üstünde bir kader var, üf diyince yerle bir olmuşsa bunda kimin, ne kabahati var. Gücü eline geçiren kimse hak vermiş, hakkını ona helal etmişler yani. Sonra makul şüphelinin peşine takılmış, suçluyu arıyorlar, en büyük suçlu masumlar.

Günün sonuda olay tatlıya bağlanıyor tabi. Sonra kaldıkları yerden, sütten çıkmış ak kaşıklarıyla yumuluyorlar halil ibrahim sofrasına. Ortadaki tencerenin dibini sıyırmışlar çoktan, tencere boş artık en azından onu biliyorlar. Efendilerinin gönlü razı gelir mi, bir emirle kazanlar kaynatılıyor. Kepçeyle aldıklarını kaşıkla geri veriyor tuzu su görmemişler, onlar da sonradan gördükleri kadarını yaşıyorlar.

Başlarından bela eksik olmuyor ama Allah sabredenlerin yanında, buna da şükür diyip sabrediyorlar. Sabırsızlar kaldığı yerden devam ediyor çalıp oynamaya, ne de olsa üç günlük dünya…

Ali Akçakaya

Nerede Kalmıştık

29 Ocak 2022/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından Ali Akcakaya

Zafere az kalmıştı, nidasını bile atmıştık. Sevincimiz cehaletimizdendi, cennetimizi üç günümüze sığdırmaya razı gelmiştik de, ilk iki günü bile, cehennemi mumla arattı bize. Üçüncü güne gücenmiş ama sırt çevirememiştik. Zira elde bir o kalmıştı, vazgeçemezdik. Vazgeçsek de, geçmesek de bir şekilde gelip geçeceğini bile bile, gönül vermiştik işte. Gönlümüzden geleni ardımıza koymamıştık.

Gücendik zayıflara, yenilmiş sayıldık safına katıldıklarımıza. Bizim ağzımıza bir parça bal çalıp arı kovanlarını yağmaladılar, izledik. Acı olanı, bize onları alkışlamak düştü. Temizdik ama onları gözümüzde büyüttükçe, kirlenmiştik. Sevgilerimiz nefret giyindi zamanla, meşruiyetini de seni de yitirdik. Saflığını, temizliğini kaybedeli beri, bizlere de geçmiş oldu, hevaları, hevesleri dünyalıkların… Ne gereği var diyenlere türlü türlü bahaneler uydurduk, önce biz inandık, onları da kandırdık. Elimize ne geçti diyecek olanlara söyleyecek iki çift lafımız vardı da, birini bir türlü hatırlayamadık.

Sonrası da vardı tabi ama aynı nakarata takılıp kaldık. Mantıklı cümlelerden nefret ediyorduk. Aklı başında olanları hayatımızdan çıkarıp, iki karışlık aklımızı alan ahmakların mezcupluklarına makul izahatlar uydurmaya hayatımızı adadık, “mıştık”. Allah’tan yine de yaranamadık.

O zehirli ellerini boğazımızda gezdiriyordu. Bıçağını seviyordu, keskin bakışlarını gezdiriyordu metal gövdede ( korkuyorduk ), metalin soğuğu tenimizde soğuk bir iz bırakıyordu. O izin ardından kara toprak serpiyorduk göğe. Oh ediyorlarmış yanı başımızda halimize, biz de bize ah ediyorlar sanmıştık, yine yanılmıştık. Maşuktuk güya, içi eski patiska dolu bir kuklaymışız meğer. Çocukça oyunlarda hırpalanıp bir kenara atılan kuklaların hüznünü yaşıyorduk. O anın ifadesi geliyordu aklıma, içime bir türlü sinmiyordu. O hüznün de canı cehenneme!

Doğruluyordum, camı açıp gökyüzünü buyur ediyordum içeriye. Karanlıkları buruşturup kirlilerin arasına bırakıp, kitaplarımın tozunu alıyordum. Ayraçları seviyordum, tümceleri, şiirleri… Kendimi özlemişim meğer, kendime geliyordum sonunda. Onca saçmalığı bırakıp ardımda, kendime varıyordum.

Yorgunum ama geçecek biliyorum, yokuşlar çıkacağım, güleceğim. Atlasımı çıkaracağım küflü sandıklardan, ülkeler, kıtalar beğeneceğim kendime. Çıkıp gideceğim sonra, çat kapı döneceğim yine.

Nerede, ne vakitmiş, Kime ne!

Ali Akçakaya

Seite 3 von 10‹12345›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir YelerAli AkçakayaanlamAsaf Halet ÇelebiAtilla İlhanBehçet AysanCahit ZarifoğluCaner TaslamanCan YücelCelal SılayCemal SüreyaE. A. RauterEdip CanseverEnis BaturErci HofferErdem BeyazıtErgin GünçeFarid FarjadGazetecilikJ.L.Servan SchreiberJohn TomlinsonKaos TeorisiLevniMehmet AkifMevlanaMurat MenteşNazım HikmetNecip Fazıl KısakürekNeyzen TeyfikOktay RifatOlcay YazıcıOnat KutlarPablo NerudaRainer Maria RilkeRudyard KiplingSavina YannatouTamer SağırTimbalandZiyad Mararİlhan Berkİsmail Tokalatİsmail Uyaroğluİsmet ÖzelŞeyh GalipŞükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top