Ali Akçakaya
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
  • Click to open the search input field Click to open the search input field Ara
  • Menu Menu

Şunun için etiket arşivi: Ali Akçakaya

Buradasınız: Anasayfa1 / Ali Akçakaya

Yazılar

Sukutu Hayat

06 Şubat 2025/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Coşkusunu kaybetmiş bir gerçekliğin içinde yuvarlanıyorken düşüncelere dalıp vurgun yemek, hayret halinde. Sebepler ararken harıl harıl, yok yere selalara çarpıp kulaklarını mühürlerken ötesine, tenekelerin tıngırtısına kurban gitmek, sefalete muhtaç halde.

Oysa varlığa biçilen mintan en afilisinden, en beyazından göğün. Bu kasvete, bu hengameye bakma sen, saçını tara, en güzel kokularından sür, çağın çarmığında göğe yüksel ve oradan çakıl yere, zerrelerine rastlanmasın eve dönüş yollarında, o yıllarında.

Sonra bir neden isteyecekler senden, umdukları karanlığı ver onlara. Işıklarını yak onlardan uzak, ırak memleketlerde bahara inat kendine erbainler beğen, bağrı açık ve yanık dolaşacak. İçini titreten heyecanın hükmü düşünce kanun hükmünde kararnamelerle, ben ne yaşadım diyeceksin, ama sualler bir lâla sorulmuş olacak.

Her şey sadece yaşamış olmak için miydi? Yoldan geçerken yola yüklediğin mananın derinliği asfaltın altında eriyen ruhların azabıydı belki. İniltilere inat keyfine baka baka yoluna koyulmuşken ayağına taktığın prangaların çürüdüğü güne kadar, kadehinin imbiğinden damıttığın hayatı bir kenara bırak da izle olanı, olduğun kadarını.

Hayvanlar aleminde elalem ne der diye kuyruğu yanmış it gibi dolanıyorken biçare. Sahnede ayağı kaymış, repliği boğazına yapışmış halde, bir can havlinde yani, perdelerin kapanmasını beklerken aklından geçenlere iç geçirip diş geçiremiyorken, yaşamak mı diyordun sahiden bu oldu bittiye. Defterini düren meleklerin mürekkebi kuruyuncaya kadar cürmünü yazdığı defterin sararmış yapraklarındaki hüzne kim aşina olacak ki bu devirde. Para etmeyen meziyetlerin alıcısı da senin gibi ahmaklardı sadece, onlar da kursaklarından geçen lokmaya secde edecek halde, nefislerine uyacakları günahların uğramadığı semtlerin cami avlularında tanrıya dileniyorlar ne çare.

Dualar ediliyordu uzun uzun, içte kalan uhdeler dillerden dillere destan olmuştu çoktan. Herkes masum bir hayret ve tarihi geçmiş gayretlerin kokuşmuş teriyle, tek yürek olup boşluğa çarpıp çarpıp yok oluyordu, her şey mi göz göre göre. Buna zorundalardı, ellerinden başka türlüsünü almışlardı çoktan, onlar da ellerinden geleni ardına koymuyordu, hepsi bu.

Günün sonunda tüm yollar o boşlukta sükun buluyordu da, öncesinde olan biten aşkına biteviye çırpınıyordu, acz ve gaflet halinde ademin üvey oğlu.

 

Ali Akçakaya

Yazgıya Susamışlık

11 Ocak 2025/in Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Kötü zamanlarımın yanına kar kaldı yaşlandıklarım. Hep oluruna gidince oldurmayacaktı haliyle, boşuna konuşmayın farkındayım. Yokuşlara sürecekti çıkar yolunu bile bile, yorgun düşecektim de, kime ne. Kendini kaybedince insan başkasını nasıl bulabilirdi ki hayatta, bir delinin günlüğündeki kötü adamın kederi kalmıştı elde, onun da tarihi geçmişti belki de.

İflah olmaz, dikiş tutmaz hikayelere müsebbib gerekince, gözün üstündeki kaş çuvaldız gibi batar gözü dönmüşe. Hâlbuki gözü karalık ile gözü dönmüşlük arasındaki boşlukta bir sarkacın pamuk ipliğine bağlanmış bir geleceğe ancak karalar bağlayacaktı, o da üç beş güne…

Akıl almaz sahnelere başrol olunca akıllanırsın diye umut etmiştik de, sen iflahın kesilinceye kadar iflah olmayacağını bile bile, ayıkladın her pirincin taşını. Ayıkladığın taşlarla seni taşladı tanrı, ki elindeki taşları hışımla sana fırlatan tanrın değil çaresizce yalvardığın aciz putlarındı, onlar da ancak sen ol dediğin için vardı.

İpini çekmediğin göklerlerde uçurtmanın kanadı kırıldı. Böylesi daha iyi dediğin ne varsa aleyhinde şahadet verince, bir uğrayıverdin hayallerin kırık dökük halvetine. Acıya el yazınla yazgın karaladı. Haritalara olan zaafına anlamlar yüklemiştin de, bu kimin umrundaydı.

Tarihin küflü sayfalarına küfürlü şarkılar mırıldan, güftene geniş zamanlar iliştir ama ne çare, tüm devalar eldeki kaygılar. Bir sevginin, bir özlemin ertesi yıllar, yanlış kararlar, sonsuz savaşlar. Yüzü gülse yüzünde çiçekler açar da, onu da hasat eder tüccarlar, aklı beş karış havada komşular, kaderini onsuzluğa zorlar.

Ateşinde sus payı düşer sana, yazgında susuzluklar…

 

Ali Akçakaya 

Münezzeh Noksanlıklar

29 Eylül 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Derimin yüzülmüş yanını tuzuyla ovaladı, bana ait değilmiş o. Ben başka biriymişim de kendime getiriyor eliyle. Saksımın suyunu değiştiriyor, köklerimi kemiriyor, filizlerime sövüyor durmadan.

Yakama taktığım dikenin sivri yanlarını törpülüyor, boyun bağımı bağlıyor sonra, böylesi daha iyiymişcesine. Eviriyor çeviriyor da doğru yanımı bir türlü bulamıyorum işte. Ben çıkıp gidiyorum kendimden, dışarıdan bakınca acınacak halime. Suallere en doğru cevabı arıyorum durmadan, bir yankı arıyorum da tutunup bir ucundan cümlenin sonuna varayım diye. Külyutmaz bir öğretmenin en haylaz çocuğuyu muyum ne, bu sınıfı geçince büyük adam olacağım herhalde.

Olamadım işte, bunu yapınca tastamam olur dediğim ne varsa eksiltti bende. İnsan doğduğu , büyüdüğü semtin sokağında nasıl kaybeder kendini, bu sokağı dönünce hangi yana düşer ki gölge. Hangi evin bahçesine kaçtı topum, kulağımı en son kim çekti böyle. Hafızamı yitirdim mi ne, aynaya baktığımda gördüğüm ne, kimin yakını kimin uzağı, hele bir de.

Tanımadığım adamlar peşimde bilmediğim nedenlerle, etrafım sarıldıkça hasretle, ellerimi kaldırıyorum, sobe. Bütün suçlamaları kabul ediyorum sonunda, ne varsa bende… Yüzüme okunuyor gerekçeler, amalar, fakatlar ve bir sürü ipe sapa gelmez zırva. Bir şeyi çözüme kavuşturmaya çalıştıkça, onu kaybediyoruz. Acımız büyüdükçe biz de küçülüyoruz karşısında. Hizaya sokuyorlar bizi, adam ediyorlar, kendimize getiriyorlar zorla, kimliklerimizi yenileriyle değiştiriyorlar, sen busun diyorlar, kabul ediyoruz, elimiz de mahkum ya. Biz de o oluyoruz günün sonunda, sonra hep bir ağızdan “sen busun işte” diye aşağılanma pahasına.

Suyuna gittiklerimizin vahalarına varma umuduyla, aklını kaçırmış mecnunların çöllerinde, serapların gönlünü çalıp susuzluğumuza derman arıyoruz beyhude. Manasını kendisinde aradığın ne varsa hepsi mi berhava, hepsi mi noksan, bu kadar tantanaya ne hacet, günün sonunda yazdığın hikayede sen yoksan.

Ali Akçakaya

Asr-ı Hüsran

16 Mayıs 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Ah alanların dünyasıydı, ah alıp ahlayanların. Karanlık yüzlerine vuruyordu, nefretleri kendilerine ama sana kusuyorlardı.

Kötülük filiz vermiş ve nihayetinde vücut bulmuştu. Üstüne giydiği gömleğin ne dikişi ne de cebi yoktu, anlamadığı için anlam da veremiyordu haliyle. Ama bu acziyet ama bu korku, organize kötülüğün ekmeğine yağ sürüyordu. Çıldırmış ve dizginlerinden boşalmış atlar, deli gibi yokluğun ufkuna dörtnala… Olmaman gereken yerde, var olayım derken manayı yitirmene ne diye hayret ediyordu. Bu çark bu felek hep onların değirmenine kan taşıyordu, ruhları zift kokan adamların ellerinden çocukların kanı damlıyordu.

Biri çıkıp da itiraz edemez, düzene ses çıkarana bozguncu diyordu, kimin hakkını gasp ettiği belli olmayan kanunu. Yaşamı yasamanın yetkisini de arkasına alan haramiler, mazluma dar ediyordu. Öz yurduna uzaktan bakan çocukların, parklarda koşturan el oğluna bakıp içlenmesi, vicdana susma diye haykırırken; az ötede birileri, sus payı dağıtıyordu. Susarak var olacağı sanrısıyla ömrünü hiç eden ayak takımı, nefes alsa verdiğine şükrediyordu zaten. Şükürsüzlerin puştluklarına gıkı çıkmayan, o ürkek ama bir o kadar gaddar adamlar, pastadan aldıkları payı hiç ediyordu sırça köşklerinde. Kursakları ve keseleri dolu olunca marifet hasıl olmuş sanan ahmaklar ordusu, yedikçe eşrefini de feda ediyordu. Sadece adi birer mahluk olmak onlara yetiyordu da, be adam sana ne oluyordu! Bir hikmeti de vardı doğru. Hikmetine sual edince, cevabı yekpare bir sükut, insana bu hengamede bir parça sessizlik lüzum ediyordu. Ses çıkmayınca dağ taş dile gelip kimsenin bilmediği sırrı açık ediyordu da, senin payına da onun susu düşüyordu.

Diğerlerine benzedikçe değerlerine de benzediğini unuttuğun müddetçe, şahsiyetine pervasızca paha biçilecekti elbette, doğru. Üç kuruşu görünce aklını da ahlakını da kiraya verenlere, sahip oldukları sual edilince, kalpleri dillerine buğz ediyordu. İbret alacak ferasetlerini modernitenin vestiyerlerine terk edip de hevaların peşinde perperişan halde, tasmasını kim tutarsa onun için havlayan pespayelerin peşinde ömürler ölümlere uzanıyordu.

Kaşla göz arasına sıkışmış zaman, anlar zincirine prangalı mahkuma asrı dar ediyordu, hüsranıyla başbaşa kalacağı ana sürükleniyordu insan, ant içiyordu yaradan…

Ali Akçakaya

Tek Hecenin Ölçüsü

14 Nisan 2024/in Düşünce Yazıları, Edebiyat Seçkisi, Seçme Denemeler/tarafından

Tam yitirecektim, bir parçası kaldı, almaya gelmiş. Gelmiş de ne olmuş sanki, dağ başlarını çekip gitmiş, biz de keçileri denizlere götürdük, gözleri maviye doysun diye, zeytin ağaçları arasında bir siyah koksun diye, ne de olsa bahar gelmiş. Çağın adamı değilim elbette, çağdaşı değilim müstakbel oğlumun, bilmem kaç asır öte.

Sonra ip atlayan çocuklar, seksek oynuyor küçüğüm, büyümüş de hayaller kuruyor, baca dumanları sinmiş düşlere, sabah karnesini almış, kocaman da olmuş, büyümüş de oyunları bitmiş çoktan. Sokağa çıkmış yok kimse, dağılmış insanlar telaşlar için, içinde.

O çocuga sen nakşettim, nefesinden canından üfledim, yaralarımdan sardım ona, büyüyünce unutsun diye. Minik kuşların kanatlarına niyetler iliştirdim, soluklarından tuttum göğe sürdüm, kahvemden renginden… Bana bulaşmış etin bir kere, tırnağında çürümüş tenim, kanım, her yanımda o tanıdık sızın. Kimsenin bilmediği dillerde, sana yazdığım mektupların, satır aralarında tebessüm eden tek hece ve karanlığın…

Defterleri, kitapları kayıp bir adamım can çekişen kalemi, sükun bulmuş bir aleme elemlerinden örten, elalemin gözlerine baka baka yolun yamacına ıslaklar çalan bir deliliğin, oh olmuşluğun ortasında, meydanlar okurken canı da senin burnunda. Hala anlamadığın, geri dönüşü olmayan bir cehennemin tam ortasında putlarına gelinlikler giydiren o adamın İbrahimleri acıyla baltalarını biliyor, takvimlerin dillerine de sürüyor ondan. Ne de olsa günün sonunda, bir senin diline dönüyor elde kalmış o tek hece, o karanlık yekpare.

Bunca edilmiş laf, kavga, havanda dövülen suyun ıslaklığı, teslim ol etrafın ben sarılı. Bir tek senin bildiğin dilde yazılmış mektuplar, sözler, namluda tek hece, karanlığa güneşler getirdim yoldaşı olsunlar.

Aç avuçlarını kınaların kızarsınlar…

Ali Akçakaya

Seite 2 von 14‹1234›»

Kategoriler

  • Düşünce Yazıları
  • Edebiyat Seçkisi
  • Fotoğraflar
  • Seçme Bilimsel Yazılar
  • Seçme Denemeler
  • Seçme Öyküler
  • Seçme Şiirler
  • Video Klipler

Etiketler

Abdülkadir Yeler Ali Akçakaya anlam Asaf Halet Çelebi Atilla İlhan Behçet Aysan Cahit Zarifoğlu Caner Taslaman Can Yücel Celal Sılay Cemal Süreya E. A. Rauter Edip Cansever Enis Batur Erci Hoffer Erdem Beyazıt Ergin Günçe Farid Farjad Gazetecilik J.L.Servan Schreiber John Tomlinson Kaos Teorisi Levni Mehmet Akif Mevlana Murat Menteş Nazım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Neyzen Teyfik Oktay Rifat Olcay Yazıcı Onat Kutlar Pablo Neruda Rainer Maria Rilke Rudyard Kipling Savina Yannatou Tamer Sağır Timbaland Ziyad Marar İlhan Berk İsmail Tokalat İsmail Uyaroğlu İsmet Özel Şeyh Galip Şükrü Erbaş
:: Ali Akçakaya
  • Link to Rss this site
  • anasayfa
  • Kül
  • tez çalışmam
  • iletiş – contact
Scroll to top